Kime kulak verirseniz “Elhamdülillah Müslümanım” diyor. Bundan asla şüphe etmiyoruz. Çünkü dil ile ikrar, kalp ile tasdik ediliyorsa yeterlidir. Ancak, İslâmiyet’in gereğini yerine getirmek çok önemlidir. Halk dilinde “Kuru kuru kurbanın olayım” diye bir tâbir vardır. Bu nedenle, nasıl ki lâfla peynir gemisi yürümez ise, icapları yerine getirilmeyen Müslümanlığının da bir tarafının aksak olacağında şüphe yoktur. Namaz, boş vakit ibadeti değildir. Her Müslüman’a farzdır ve mutlaka yerine getirilmesi lâzımdır. Çocuk yaşımdan beri hoca efendilerin Ramazanda namaz kılmadan akşama kadar sâdece aç kalmaktan bir bereket beklemenin beyhude olacağı ile ilgili tavsiyelerini dinleriz. Müslüman’ın alâmetinin de, dinimizin de direğinin namaz olduğunu dikkate alacak olursak, hayatı boyunca alnı secdeye değmemiş olanların, daha doğrusu namaza gereken önemi vermeyenin, ya da lüzumuna inanmayanın duası kabul olabilir mi? Çünkü, sözü senet olan âlimlerin “Dualar kabul olmuyor” diye yakınmalarındaki sebebi iyi anlamak gerekir. Yüce Mevlâ’nın, ihlâslı şekilde bütün Müslümanların bağışlanmasını dileyenin duasını kabul edeceğine dair vaadi var.
Galiba namazın önemine inanmayanların, ya da başka bir deyimle namazı ihmâl edenlerin sayısı hiç de eksik değil. Önceki gün “Namazda diriliş” konulu yazımda da temas ettiğim gibi, günde 5 vakit farz namazın terk edilmesinin mazereti olamaz. Hilâl TV’deki bu programlardan birisine katılarak, “Namazdan muaf olmadığımı anladım” diyen fiziksel engelli olduğu için tekerlekli sandalyesi ile katılan Fatma Tatlı isimli bir hanımın eli ayağı tutan, hiçbir bedeni arızası olmadığı hâlde namaz kılmayanlara verdiği mesajı herkesin çok iyi anlaması gerekiyor. Namaz olmadığı takdirde dinin çökeceği uyarısı yapıldığı hâlde hiçbir endişeye gerek duymayıp, namaza yaklaşmamakta inat edenin vay hâline demek yeterli olur sanırım. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Ancak, emrib’il-mâruf, nehy an’il-münker yapmak suretiyle başkalarına örnek olmak çok önemlidir.
İsmini taşıdığı dedesinin “Mason” olduğu iddia edilen, Avrupa’da üniversite tahsili yaparken namaz alışkanlığı olmadığını, anne ve babasının da namaza yan baktığını itiraf ederken, bugün namazını ihmâl etmeyen Prof. Dr. Mim Kemâl Öke’nin geçmişte Merhaba gazetesinde açıkladığı namazla ilgili düşüncesinin ilk bölümünü önceki gün yayınlamıştım. Önemine binâen kalan bölümünü de bugün sütunuma alıyorum:
“Çocuklarıma yaşları gelinceye kadar hiçbir şeyi empoze etmedim. Bu onların insiyatifi ile gelişmeliydi. Ancak bizi görüyorlardı. Oğlumun ne zaman namaza başladığını hatırlamam. Ergenlik çağında bile edepli olan oğlum, arada bir yanıma gelir, dinî meselelerden söz ederek, sorular sorardı. Ben de dilim döndüğünce anlatırdım. Sonra o da benim gibi üniversiteyi yurt dışında okumaya başladı. Ramazana yakın seccade istedi, kargo ile hemen gönderdik. Beş vakit namaz kılmaya başladığını söylüyordu. Orucunu ise ortaokuldan itibaren, aksatmadan tutuyordu.
Erken yattığımız bir gün telefonumuz çaldı. Oğlumdu, telâşlı hatta biraz korkmuş bir ses tonu vardı. Titrediğini hissettim. Ağlamaklıydı. Ya da ağlama sonrası bir hâl. Benimle konuşmak istiyordu. ‘Baba ne oldu biliyor musun?’ diye sordu ve şöyle devam etti:
“Namaz kılıyordum. Kapım kapalıydı. Bir anda bir rüzgâr doldu içeri. O anda sanki arkamda biri ile birlikte namaz kılmış gibi olduk. Gözlerimden yaşlar boşaldı, vücudumu titreme aldı. Bana ne oldu baba?”
Ne dersiniz? Ne anlatırsınız? Tefsir edecek ehilde değiliz ki! ‘Mübarek olsun oğlum. Bir ikram sunulmuş olmalı sana’ diyebildim.
Sözlerimin ne mânâya geldiğini anladı mı kavrayabildi mi, bilmiyorum. Zâten ben de zuhuratı anlayabilmiş değildim. Gıpta ettim oğlumla. Bana öyle bir hâl nasip olmamıştı. Yani açıkçası onu hem kıskandım, hem de telâffuzu imkânsız bir hoşnutluk içine girdim.
Oğlumdan on yaş küçük kızıma gelince.. Daha yürüyemeden namazını kıldı yavrum. Onu kucağımıza alıp, bir Allah dostunu ziyarete gitmiştik. Allah dostunun hane-i saadeti sessizliğin konuştuğu, ruhaniyetin sarmaladığı bir atmosfer içindeydi. Talimat uyarınca çocuğu Allah fakirinin önüne bıraktık. Eller Yaradan’a açıldı. Dudaklar kıpırdadı. Ve kızımız, herkesin yaşaran gözlerinin şâhit olduğu gibi, sanki yüce Efendisinin huzurundaymışcasına kendi saflığı içinde ilk namaza başladı. Hayır bu ‘Halisünasyon’ olamazdı, göz yanılması hiç değildi. O anda bebeğime doğru hamle yapıp, yanık bağrıma bastım. Kızımız bize bereket getirmişti. Yürüdü, büyüdü. Okula başladı. İşlerim açıldı.
Katil Yahudi’nin Filistin’de uyguladığı vahşet, aldığı yüzlerce can yüreğimi yakıyor. Duamın kabul edileceğini ümid ederek İslâm düşmanlarını Mevlâ’yı Müteâl’imize havale ediyorum. Allah en iyi bilendir.
Galiba namazın önemine inanmayanların, ya da başka bir deyimle namazı ihmâl edenlerin sayısı hiç de eksik değil. Önceki gün “Namazda diriliş” konulu yazımda da temas ettiğim gibi, günde 5 vakit farz namazın terk edilmesinin mazereti olamaz. Hilâl TV’deki bu programlardan birisine katılarak, “Namazdan muaf olmadığımı anladım” diyen fiziksel engelli olduğu için tekerlekli sandalyesi ile katılan Fatma Tatlı isimli bir hanımın eli ayağı tutan, hiçbir bedeni arızası olmadığı hâlde namaz kılmayanlara verdiği mesajı herkesin çok iyi anlaması gerekiyor. Namaz olmadığı takdirde dinin çökeceği uyarısı yapıldığı hâlde hiçbir endişeye gerek duymayıp, namaza yaklaşmamakta inat edenin vay hâline demek yeterli olur sanırım. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Ancak, emrib’il-mâruf, nehy an’il-münker yapmak suretiyle başkalarına örnek olmak çok önemlidir.
İsmini taşıdığı dedesinin “Mason” olduğu iddia edilen, Avrupa’da üniversite tahsili yaparken namaz alışkanlığı olmadığını, anne ve babasının da namaza yan baktığını itiraf ederken, bugün namazını ihmâl etmeyen Prof. Dr. Mim Kemâl Öke’nin geçmişte Merhaba gazetesinde açıkladığı namazla ilgili düşüncesinin ilk bölümünü önceki gün yayınlamıştım. Önemine binâen kalan bölümünü de bugün sütunuma alıyorum:
“Çocuklarıma yaşları gelinceye kadar hiçbir şeyi empoze etmedim. Bu onların insiyatifi ile gelişmeliydi. Ancak bizi görüyorlardı. Oğlumun ne zaman namaza başladığını hatırlamam. Ergenlik çağında bile edepli olan oğlum, arada bir yanıma gelir, dinî meselelerden söz ederek, sorular sorardı. Ben de dilim döndüğünce anlatırdım. Sonra o da benim gibi üniversiteyi yurt dışında okumaya başladı. Ramazana yakın seccade istedi, kargo ile hemen gönderdik. Beş vakit namaz kılmaya başladığını söylüyordu. Orucunu ise ortaokuldan itibaren, aksatmadan tutuyordu.
Erken yattığımız bir gün telefonumuz çaldı. Oğlumdu, telâşlı hatta biraz korkmuş bir ses tonu vardı. Titrediğini hissettim. Ağlamaklıydı. Ya da ağlama sonrası bir hâl. Benimle konuşmak istiyordu. ‘Baba ne oldu biliyor musun?’ diye sordu ve şöyle devam etti:
“Namaz kılıyordum. Kapım kapalıydı. Bir anda bir rüzgâr doldu içeri. O anda sanki arkamda biri ile birlikte namaz kılmış gibi olduk. Gözlerimden yaşlar boşaldı, vücudumu titreme aldı. Bana ne oldu baba?”
Ne dersiniz? Ne anlatırsınız? Tefsir edecek ehilde değiliz ki! ‘Mübarek olsun oğlum. Bir ikram sunulmuş olmalı sana’ diyebildim.
Sözlerimin ne mânâya geldiğini anladı mı kavrayabildi mi, bilmiyorum. Zâten ben de zuhuratı anlayabilmiş değildim. Gıpta ettim oğlumla. Bana öyle bir hâl nasip olmamıştı. Yani açıkçası onu hem kıskandım, hem de telâffuzu imkânsız bir hoşnutluk içine girdim.
Oğlumdan on yaş küçük kızıma gelince.. Daha yürüyemeden namazını kıldı yavrum. Onu kucağımıza alıp, bir Allah dostunu ziyarete gitmiştik. Allah dostunun hane-i saadeti sessizliğin konuştuğu, ruhaniyetin sarmaladığı bir atmosfer içindeydi. Talimat uyarınca çocuğu Allah fakirinin önüne bıraktık. Eller Yaradan’a açıldı. Dudaklar kıpırdadı. Ve kızımız, herkesin yaşaran gözlerinin şâhit olduğu gibi, sanki yüce Efendisinin huzurundaymışcasına kendi saflığı içinde ilk namaza başladı. Hayır bu ‘Halisünasyon’ olamazdı, göz yanılması hiç değildi. O anda bebeğime doğru hamle yapıp, yanık bağrıma bastım. Kızımız bize bereket getirmişti. Yürüdü, büyüdü. Okula başladı. İşlerim açıldı.
Katil Yahudi’nin Filistin’de uyguladığı vahşet, aldığı yüzlerce can yüreğimi yakıyor. Duamın kabul edileceğini ümid ederek İslâm düşmanlarını Mevlâ’yı Müteâl’imize havale ediyorum. Allah en iyi bilendir.