Yıllardır ciddiye alınmasalar da, birileri bu ülke insanını özellikle de gençliğin, farklı bir şekilde eğitilmesi yetiştirilmesi gerektiğini söylemekteydiler.
İnanmadığımız hatta ciddiye bile almadığımız bir durumla, yüzleşmiş olduk.
Geldiğimiz noktada eskiden anarşi nedeni olarak görülen sağcılık ve Solculuk yok. Dindarlığın artmasından şikâyet edilen ülkede, dindarlığın yok olmakta olduğunu gördük.
Dahası yıllardır katliam sebebi olarak gösterilen, Sünni ve alevi yok. Tıpkı 50 yıldır bölücülüğün sebebi olarak suçlanan, kürtçülük ve Türkçülük iradesi de yok.
Çağdaş ve medeni bir devlet ve millet olma rüyalarının başladığı 1930 lardan bu yana geçen yaklaşık yüz yıllık sürede, lafın her gelişinde sözü açılan kadın erkek eşitliği de yok.
Devlet kademesinde, ileriki yıllarda yer alabileceği düşüncesiyle çok şeyler yapmaya çalıştığımız namuslu, vatansever ve dürüst nesiller yerine, sahtekârlık ve kötülük ile adı anılan bir nesil ile karşı karşıya kalmış olduk.
Herkes için adalet diyerek çıkılan yolda, “Bal tutan parmağını yalar ve çeşme akarken testini doldur ” sözlerini, “Devlet malı deniz, yemeyen domuz ile bedava sirke baldan tatlıdır” sözünün desteğiyle genişleterek hayata geçirip, kendisi ve çevresine her şeyi mubah gören bir toplum oluverdik.
Sonuçta namussuz ile dürüst, vatansever ile milliyetsiz, dürüst ile sahtekârın harmanlandığı bir toplumda, herkes birbirini suçladı ama kimse sıkıntının kaynağının kendisi olabileceğini düşünmeden, hayat sürmeye devam etti.
Dahası bu hayatı Müslüman olduğunu iddia edenler Kuranı Kerime göre, Türklüğünün çözüm olacağını düşünenler atalarından gelen geleneğe göre, din ve dünya işlerinin ayrılmasının tek çözüm olduğunu iddia eden seküler laik kesim ise, doğudan batıdan yapılan tercümelerin etkisiyle öğrendikleri, putperest ahlak ile yaşadıklarını iddia ediyorlar.
Herkesin kendine göre oluşturduğu zulüm ve mazlum sınırları içinde, mazlumdan yana görünmelerine rağmen hak ve hakikatin tarafında olmamayı seçmeleri, tepkisel bir karşı çıkıştan başka bir şey olmadığı için, zulme karşı olan öfkeleri mazlumun iş başına geldiğinde zalimleşmesine bile neden olmuştur.
Bundan dolayıdır ki, bugün hem Müslümanlar hem Müslüman olmayanlar olaylara verdikleri tepkinin dili sert, öfkesi yüksek olmasına, zulme ve zalime lanet edilip katliamlar kınayıp, doğu da ve batıdaki adaletsizlik teşhir edilirken, aynı zamanda Müslümanlar kendi fert ve toplum hayatlarını asla sorgulamadan yaşamaya devam etmekten vazgeçmediler.
Seküler laik kesimin sıkça “hiç değişmeyen şey değişimdir” dediklerine inananlar, kendi içlerinde batı eleştirisi yapıyor olsalar da, eleştirileri tıpkı Müslüman camiada olduğu gibi yüzeysel olduğu için bir değişime sebep olmamaktadır.
Çünkü eleştirdikleri batı, aslında hedefledikleri çağdaş hayat tarzıdır. Hedefledikleri özgürlük tanımının batılılardan başka hiçbir millete özgürlük getirmemesinin nedeni ise, mutluluk hayallerinin batılı, mutluluğu getireceğine inandıkları akıllarının ve beklentilerinin ise doğulu olmasından kaynaklandığını kabul edememektedirler.
Müslüman, laik, milliyetçi, milliyetsiz kim olursa olsun tüm insanların, kendilerine sormaları gereken, ancak vicdanlarını rahatsız edeceği için kendilerine soramadıkları, tek bir soru var:
Zulüm ve zalim gördüklerinde dillendirdikleri öfke, herkes için geçerli olması gereken hak ve hakikatten mi besleniyor, yoksa sadece o an vicdanlarını rahatlatmak için gösterdikleri bir refleksten mi kaynaklanmaktadır?
Bu ortak çelişkimizden kurtulmak için de, sormak zorunda olduğumuz başka sorular da var:
Zalime ve zulme karşı öfke duyuyoruz ama neden hala, zulmü üreten dünyaya zalimlerden bile daha fazla bağlı durumdayız?
Zulmün kaynağı olarak gördüğümüz batı medeniyetini eleştirirken, neden hala bir batılı gibi düşünüp, batılı gibi yaşıyor ve eğitim başta olmak üzere kurumlarımızı batılı sistemlerden ayrı düşünemiyoruz?
Ya da zulme ve zalime karşı gösterdiğimiz tepkiyi, ne zaman sahici bir davranış biçimine dönüştüreceğiz?
FARKINDA MIYIZ?
İnsanlar yukarıdaki sorular doğrultusunda niyetlerini ve davranışlarını değiştirmeden bu çelişkiyi ortadan kaldıramayacaklardır.
Hem Müslümanlar hem de Müslüman olmayanların inandıkları kurallar onlara göre dünyalarını Cennet’e çevirmek için konulmuştur.
Ancak hiç kimse yaşadığı dünyayı cehenneme çevirerek cennet hayatı elde edemez.