Türkiye’nin son yüzyıllık batılılaşma süreci incelendiğinde, Cumhuriyet idaresinin ve cumhuriyetçilerin çoğunlukla reddettiği, ama kurum ve kuruluşlar söz konusu olduğunda her şeyiyle sahiplenmekte tereddüt etmediği, Osmanlı Devleti’nin idarî ve sosyal kurumları nedeniyle söz konusu din olduğunda toplumun ve Osmanlı Devletinin “din algısı” hiç değişmemiştir.
Değişmeyen din algısı, Kuranı Kerim ayetlerinin ve Sahih Sünnetin hayata geçirildiği din değil, tam tersine siyasi, hukuki ve ekonomik olarak işine geldiği gibi anlaşılan ve uygulanan din anlayışıdır.
Baştan başlayalım:
Cumhuriyet yönetimi Osmanlı yenileşme hareketlerinden kendisine miras kalan din merkezli konu ve kavramlar çerçevesinde faaliyetine devam ederken, inanç ve cihad yapısının iç içe olmasından dolayı, devleti kurtarmanın yolunun dini kurtarmaktan geçtiğini, Tanzimat’tan itibaren yaşana olaylardan öğrenmiş olmanın kolaylığını da yaşamıştır.
Bu düşüncenin toplumdaki kemikleşmiş yapısından dolayı Cumhuriyetin kurucu kadrosu da, selefleri olan Tanzimat kadrosu gibi yapacakları tüm yenilik ve düzenleme teşebbüslerini bu çerçevede şekillendirme yolunu devam ettirmişlerdir.
Dinin toplumsal rolünün farkında olan, günümüzde hâlâ devam etmekte olan, din ile irtibatlı bireysel ve toplumsal çoğu meselede bu süreç devam etmektedir.
Bu nedenle olaylar, olgular ve kavramların ortaya çıkış serüveni, bağlantıları ve değişimleri bilinmediği sürece, Türkiye’deki din algısının güncel durumu hakkında elde edilen veriler eksik kalacaktır.
Çünkü tüm kurtarıcı fikrî akımların başlangıcında din merkezî bir konuma sahip olmuştur.
Müslüman kimlikle batılılaşmanın kaçınılmaz gereklilikleri arasında ortaya çıkan ikili zihnî süreci hem yönetici kadro, hem de Müslümanlar, din algısı gibi çok boyutlu bir olguyu seleflerine benzer bir metotla çözmeyi tercih etmişlerdir.
Toplumun her seviyesinde kendini ve ötekini din üzerinden tanımladığı bir dönemde bu tanımlamanın bazen dini kısmen tasfiye edici ya da tam tersi korumacı bir mahiyette devam ettiği gözlenmiştir.
Yeni bir kimlik oluşturma sürecindeki değişimlerden nasibini alan ve toplumsal faydası gözden kolay kolay çıkarılamayacağı anlaşılan din algısı değişse de varlığını devam ettirdiği gerçeği ortadan kaldırılamamıştır.
Bunun en büyük nedenlerinden birisi Cumhuriyet’in ilanından sonra bile Meclis’teki halife yanlıları ve karşıtlarının oluşturduğu gruplaşma ve İslâm’ı devlet dini kabul eden maddeyi 1928’de yeni anayasadan çıkartan Cumhuriyet Halk Fırkası ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile Serbest Cumhuriyet Fırkalarının din algıları ile zihnî temellerinin aynı olmasıdır.
Hatta böyle bir siyasî ortamda irticaî faaliyetler gerekçesiyle fesih edilen Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile aralarında önemli zıtlıklar oluşmuş olsa da, geçmişin mirası “kamusal olan” la “kutsal olan” ın aynılığımın getirdiği ikili fikri yapıda görmekteyiz.
Bütün bu ayrım ve birliktelikler olup biterken, siyasî yapıdaki İslâm dinine dair ikili yapının aksine toplumsal hayatta, siyasetten uzak ve savaşın getirdiği yıkıntı ve yılgınlık sonucunda içine kapanan insanlarda kuraldan çok örfe dayalı dinî bir kimliğe göre devam eden bir hayat tarzının var olduğu görülmektedir.
Başta Hilafet, sarık ya da cehalet ve taassup gibi Osmanlı ile irtibatlı olduğu düşünülen kavramlarla Müslüman Türklerin kendi dinlerini kendi öz Türkçesi ile tatbik etmeleri amacıyla din ve ibadet dilini Türkçeleştirme çalışmalarına başlanması bu baskının şiddetinin zamanla daha da artırılmasına sebep olmuştur.
İnsanların kabul etmemeleri hatta yer yer direnmelerine karşın Kuran’ın Türkçe okunmasını, ibadetlerin Türkçe olmasının zorla dayatılmasını siyaseten doğal bir süreç olarak göstermeye çalışanlar olsa da, Müslümanlarca İslam Dinin tasfiyesi olarak tanımlanan bu faaliyetler, insanlarda ümmet düşüncesinden kopararak dini toplumsal hayattan söküp atmak olarak algılanmıştır.
FARKINDA MIYIZ?
İslam’ın Türk milletini cahil bırakarak, dini hiç anlamadıkları bir dilden telkin ederek dinin siyasete alet edildiği iddiası, bürokrasi ve ilmiye sınıfını tasfiyeyi amaçladığı için bir kısım olgu ve kavramlar öne çıkarılarak siyasi ve ekonomik baskılar oluşturulmuştur.
Bu anlamda insanlarda Kuran’ın Türkçe okunmasının, ibadetlerin Türkçe yapılmasının zorlanması süreci, Dinin tasfiyesi ve Türklere özgü bir İslamiyet anlayışının oluşturulmasının adımları olarak görüldüğünden, baskıya karşı direnmeler vuku bulmuştur.
Ulus ideolojisi adıyla din ve etnik köken ayırmaksızın suni olarak oluşturulmaya çalışılan bir ulus çatısı altında insanları birleştirme düşüncesinin ürünü olan etliye sütlüye karışmadan yaşamaya çalışan Müslüman insan tipolojisi ortaya çıkmıştır.