Ölümünün üzerinden 738 yıl geçmiş olmasına rağmen Mevlana Celaleddini Rumi'nin düşünceleri sadece Anadolu insanı tarafından değil, dünyanın bir çok bölgesindeki insanların ilgi odağında
Anadolu'da tasavvufun önde gelen temsilcisi olan Mevlana, 13. yüzyılda yaydığı sevgi ve aşk felsefesiyle Anadolu insanı tarafından büyük bir sevgi ve saygıyla benimsenmiştir.
Temelinde 'aşk' olan Mevlana felsefesine göre Allah'a ulaşmak için gerekli olan en önemli şey ''aşk''tır. Tüm insanlığa derin bir sevgi besleyen Mevlana, ''İnsan bir hamur teknesi boyundadır ama her şeyden, her varlıktan yücedir'' sözüyle insan sevgisini bir aşka, tutkuya dönüştürmüş, evrensel bir sevgi anlayışıyla hareket ederek din, dil, ırk ayrımı yapmadan tüm insanları kapsayan bir sevgiyle hareket etmiştir. Öğrencileri arasında Müslümanlar, Yahudiler, Hristiyanlar, Rumlar, İranlılar, Araplar, Ermeniler ve Türkler'in bulunması da bu hareketinin en önemli göstergesi olan Mevlana, tüm dinleri bir görerek, dinlerarası ayrılığın Tanrı ile bağdaşmayacağını düşünmüştü.
En önemli eserlerinden olan Mesnevi'de insanların çeşitli özelliklerine göre ayrılmalarının anlamsız olduğuna dikkat çeken Mevlana, çekişmelerin ve kavgaların bitmesiyle insanların birleşeceğini ifade etmiştir.
Mevlana Celaleddini Rumi, ''Gel ne olursan ol gel. İster tanrı tanımaz, ister ateşe tapar, ister bin kez tövbeni bozmuş ol, bizim dergahımız umutsuzluk dergahı değil, gel ne olursan ol gel'' diyerek, insanlığa yüzyıllar ışık saçan bu sözleriyle her türlü ayrımı ortadan kaldırarak, insanlık tarihinde ünlü bir düşünür olarak yerini almıştır.
700 yıldan bu yana felsefesi unutulmayan ve kaybolmayan Mevlana'nın görüşleri, Mesneviliğe gönül veren insanlar tarafındandan da yaşatılmaya çalışılmaktadır.
MEVLANA'NIN HAYATI
Yüzlerce yıldır bıraktığı felsefi mirasla insanlığa yol gösteren Mevlana Celaleddin-i Rumi, 30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan yöresindeki Belh şehrinde dünyaya geldi.
Mevlana'nın babası Belh şehrinin ileri gelenlerinden ve ''Bilginlerin Sultanı'' ünvanını almış olan Hüseyin Hatibi oğlu Bahaeddin Veled, annesi ise Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun'dur.
Siyasi olaylar ve yaklaşan Moğol istilası nedeniyle Belh'ten ayrılmak zorunda kalan Bahaeddin Veled, 1212 veya 1213 yıllarında aile fertleri ve yakın dostları ile birlikte Belh'ten ayrılmış ve burdan sonraki ilk durağı Nişabur olmuştur.
Nişabur şehrinde tanınmış Mutasavvıf Feridüddin Attar'ın ilgisini çeken ve takdirlerini kazanan Mevlana'nın ailesi, daha sonra sırasıyla Bağdat'a ve ardından Küfe yolu ile Kabe'ye hareket etti. Hac farizasını yerine getirdikten sonra dönüşte Şam'a uğrayan Bahaeddin Veled, Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde yolu ile Karaman'a geldi ve Subaşı Emir Musa'nın yaptırdığı medreseye yerleşti.
1222 yılında Karaman'a gelen ailesi burada 7 yıl kaldı. Mevlana, 1225 yılında Şerefeddin Lala'nın kızı Gevher Hatun ile Karaman'da evlendi. Bu evlilikten Mevlana'nın Sultan Veled ve Alaeddin Çelebi adında iki oğlu oldu. Yıllar sonra Gevher Hatun'u kaybeden Mevlana, bir çocuklu dul olan Kerra Hatun ile ikinci evliliğini yaptı.
Mevlana'nın bu evlilikten de Muzaffereddin ve Emir Alim Çelebi adlı iki oğlu ve Melike Hatun adlı bir kızı dünyaya geldi. Bu yıllarda Anadolu'nun büyük bir kısmı Selçuklu devletinin egemenliği altındaydı. Selçuklu hükümdarı Alaeddin Keykubad, Mevlana'nın babası Sultanü'l-Ulema Bahaeddin Veled'i Karaman'dan Konya'ya davet etti ve Konya'ya yerleşmesini istedi.
Bahaeddin Veled, sultanın davetini kabul ederek, 3 Mayıs 1228 yılında ailesi ve dostları ile Konya'ya geldi. Sultan Alaeddin onu törenle karşıladı ve ikametgah olarak Altunapa (İplikçi) Medresesi'ni tahsis etti.
Sultanü'l-Ulema, 12 Ocak 1231 yılında Konya'da vefat etti. Mezar yeri olarak Selçuklu Sarayı'nın Gül Bahçesi seçildi. Günümüzde müze olarak kullanılan Mevlana Dergahı'ndaki bugünkü yerine defnedildi.
BABASININ ÖLÜMÜNDEN SONRA MEVLANA
Babasının vasiyeti, Sultanın buyruğu ve müritlerin ısrarlı ricaları sonucu babasının yerine geçen Mevlana, babasının öğrencilerinden Tirmizli Seyhit Burhaneddin Muhakkik tarafından o çağda geçerli olan bütün İslam bilim dallarından imtihan edildi.
Gösterdiği başarıdan sonra ''Bilgide eşin yok, gerçekten seçkin bir ersin. Ne var ki baban hal ehli (gönül ve ruh adamı) idi, sen kal ehlisin (söz adamı). Kal'i bırak, onun gibi hal sahibi ol. Buna çalış, ancak o zaman onun gerçek varisi olursun, ancak o zaman güneş gibi alemi aydınlatabilirsin'' uyarısında bulunuldu.Bunun üzerine uyarıyı yapan Burhaneddin Muhakkik Tirmizi'ye 9 yıl boyunca müritlik etti, ''seyr-ü sülük'' denen tarikat eğitiminden geçti. Halep ve Şam medreselerinde öğrenimini tamamladı, dönüşte Konya'da hocası Tirmizi'nin gözetiminde art arda üç kez çile çıkarttı ve riyazete (her tür perhiz) başladı.
HZ.MEVLANANİN YEDİ ÖĞÜDÜ
1.Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol
2.Şevkat ve merhamette güneş gibi ol
3.Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol
4.Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol
5.Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol
6.Hoşgörürlükte deniz gibi ol
7.Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol
MEVLANA VE TEBRİZLİ ŞEMS
Mevlana ve Şems arasındaki aşkı, tüm insanlığa örnek teşkil edecek ilahi bir aşkın simgesi haline gelmiştir. Birçok araştırmaya da konu olan bu aşk, aslında iki insanın birbirlerinin gönüllerindeki Allah aşkını yaşatması olarak da nitelendirilir.
Nitekim Mevlana, bu aşk konusunda ''Dilberler aşıkları, canla başla ararlar. Bütün maşuklar, aşıklara avlanmışlardır. Kimi aşık görürsen bil ki maşuktur. Çünkü o, aşık olmakla beraber maşuk tarafından sevildiği cihetle maşuktur da. Susuzlar alemde su ararlar fakat su da cihanda susuzları arar'' sözünü söylemiştir.
İLK KARŞILAŞMA
Tebrizli Şems, 1244'te Konya'nın ünlü Şeker Tacirleri Hanı'na (Şeker Furuşan) siyah kıyafetler giyinmiş bir gezgin olarak geldi.
Mevlana'yı atının üstünde danişmentleriyle birlikte gelirken bulan Tebrizli Şems, atının dizginlerini tutarak Mevlana'ya ''Ey bilginler bilgini, söyle bana, Muhammed mi büyüktür, yoksa Bayezit Bistami mi?'' diye sorar.
Mevlana, yolunu kesen bu garip yolcudan çok etkilenmiş, sorduğu sorudan ötürü şaşırarak, ''Bu nasıl sorudur- O ki peygamberlerin sonuncusudur, Onun yanında Bayezit'in sözü mü olur-'' dedi.
Bunun üzerine Tebrizli Şems, ''Neden Muhammed 'kalbim paslanır da bu yüzden Rabb'ime günde yetmiş kez istiğfar ederim' diyor. Bayezit 'kendimi noksan sıfatlardan uzak tutarım, cüppemin içinde Allah'tan başka varlık yok' diyor. Buna ne dersin?'' şeklinde bir başka soru sorar Mevlana'ya.
Mevlana ise o büyük dostluğu başlatan şu yanıtı verir Tebrizli Şems'e: ''Muhammed her gün yetmiş makam aşıyordu. Her makamın yüceliğine vardığında önceki makam ve mertebedeki bilgisinin yetmezliğinden istiğfar ediyordu. Oysa Bayezit ulaştığı makamın yüceliğinde doyuma ulaştı ve kendinden geçti, gücü sınırlıydı. Onun için böyle konuştu.''
Bu sözler karşısında Şems, aradığını bulmanın sevinciyle Mevlana ile kucaklaştı. Kaynaklar, bu buluşmanın olduğu yeri ''Merec-el Bahreyn'' (iki denizin buluştuğu nokta) diye adlandırdı.
ŞEB-İ ARUS
17 Aralık 1273'te hayatını kaybeden Mevlana Celaleddin Rumi'nin öldüğü gün, düğün gecesi anlamına gelen ve sevgilisi olan Rabb'ine kavuşma günü olduğu için Şeb-i Arus olarak anılır.
Yaşamını ''Hamdım, piştim, yandım'' sözleri ile özetleyen Mevlana, ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine, yani Allah'ına kavuşacaktı. Onun için Mevlana ölüm gününe ''düğün günü'' veya ''gelin gecesi'' manasına gelen ''Şeb-i Arus'' diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ''ah-ah, vah-vah edip ağlamayın'' diyerek vasiyet ediyordu.
''Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız! Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir'' diyen Mevlana, bir gazelinde, ''Öldüğüm gün tabutum götürülürken, bende bu dünya derdi var sanma... Benim için ağlama, yazık, vah vah deme, Şeytanın tuzağına düşersen, o zaman eyvah demenin sırasıdır, Cenazemi gördüğün zaman firak, ayrılık deme, Benim kavuşmam, buluşmam işte o zamandır. Beni toprağa verdikleri zaman, elveda elveda demeye kalkışma, Mezar, cennet topluluğunun perdesidir. Batmayı gördün değil mi- Doğmayı da seyret, güneşle aya gurûbdan hiç ziyân gelir mi- Hangi tohum yere ekildi de bitmedi- Ne diye insan tohumunda şüpheye düşüyorsun- Hangi kova kuyuya salındı da dolu dolu çıkmadı- Can Yusuf'u ne diye kuyuda feryad etsin- Bu tarafta ağzını yumdun mu, o tarafta aç. Zira senin Hayyu Hu'yun, mekansızlık aleminin fezasındadır'' demiştir.
MEVLANA'NIN VASİYETİ
''Ben size, gizli ve aleni, Allah'tan korkmanızı az yemenizi, az uyumanızı, az söylemenizi, günahlardan çekinmenizi, oruç tutmaya ve namaz kılmaya devam etmenizi, daima şehvetten kaçınmanızı, halkın eziyet ve cefasına dayanmanızı, avam ve sefihlerle düşüp kalkmaktan uzak bulunmanızı, kerem sahibi olan salih kimselerle beraber olmanızı vasiyet ederim. İnsanların hayırlısı, insanlara faydası dokunandır. Sözün hayırlısı da az ve öz olanıdır. Hamd, yalnız tek olan Allah'a mahsustur. Tevhid ehline selam olsun.''
ESERLERİ
Mesnevi: Mesnevi klasik doğu edebiyatında, bir şiir tarzının adıdır. Edebiyatta aynı vezinde ve her beyti kendi arasında ayrı ayrı kafiyeli nazım türüne Mesnevi adı verilmiştir. Uzun sürecek konular veya hikayeler şiir yoluyla anlatılmak istendiğinde, kafiye kolaylığı nedeniyle mesnevi türü tercih edilirdi. Mesnevi her ne kadar klasik doğu şiirinin bir türü ise de, ''Mesnevi'' denildiği zaman akla ''Mevlana'' gelmektedir. Mesnevi'nin dili Farsça'dır. Halen Mevlana Müzesi'nde teşhirde bulunan 1278 tarihli, elde bulunulan en eski Mesnevi nüshasına göre beyit sayısı 25618 dir.
Divan-ı Kebir: Divan şairlerinin şiirlerini topladıkları deftere denir. Mevlana'nın çeşitli konularda söylediği şiirlerin tamamı bu divandadır. Divan-ı Kebir'in dili Farsça'dır. Ancak, içinde Arapça, Türkçe ve Rumca şiire de yer verilmiştir. Divan-ı Kebir'in beyit sayısı 40000'i aşmaktadır.
Mektubat: Mevlana'nın başta Selçuklu hükümdarlarına ve devrin ileri gelenlerine nasihat için kendisinden sorulan ve halli istenilen dini ve ilmi konularda açıklayıcı bilgiler vermek için yazdığı 147 adet mektuptur. Mevlana bu mektuplarında, edebi mektup yazma kaidelerine uymamış, aynen konuştuğu gibi yazmıştır.
Fihi Ma Fih: Fihi Ma Fih ''Ne varsa içindedir'' manasına gelmektedir. Bu eser Mevlana'nın çeşitli meclislerde yaptığı sohbetleri içermektedir. Bunların oğlu Sultan Veled tarafından bir kitapta toplandığı sanılmaktadır. Eser 61 bölümden oluşmaktadır. Bu bölümlerden bir kısmı, Selçuklu Veziri Süleyman Pervane'ye hitaben kaleme alınmıştır. Eserde bazı siyasi olaylara da değinilmiştir. Bu nedenle bu eser tarihi açıdan da büyük bir önem taşımaktadır.
Mecalis-i Seb'a (Yedi Meclis): Mevlana'nın yedi meclisinin, yedi vaazının toplanmasından meydana gelmiştir. Mevlana'nın vaazları, Çelebi Hüsameddin veya oğlu Sultan Veled tarafından not edilmiş ancak özüne dokunulmamak kaydı ile eklentiler yapılmıştır.
AA