Yüce Yaradan Cenâb-ı Allah’ın, “Habibim” diye hitab edip, âlemlere rahmet olarak gönderdiği, her bakımdan bütün insanların en üstünü, en şereflisi olarak yarattığı sevgili Peygamberimiz Muhammed (a.s), miladî 571 senesi 20 Nisan Pazartesi günü Mekke’de Haşimoğulları Mahallesi’nde sabaha karşı dünyayı şereflendirmişti. Hicret’ten 53 sene önce Rebi’ul-evvel ayının onikinci Pazartesi günü Safa Tepesi yakınındaki evde gerçekleşen “Kutlu Doğum” ile âlem nûr ile doldu. Şu’ârâ sûresinin 219. âyetinde “Sen, yâni senin nûrun, hep secde edenlerden dolaştırılıp, sana ulaşmıştır” buyruluyor. Yaratılan ilk insan olan Âdem aliyhisselâmın alnında, Peygamber efendimizin nûru parlıyordu. Bu nûr Hz. Havva validemize, ondan da Şît âleyhisselâma ve böylece Hz. Muhammed’in nûru da alınlardan alınlara geçti. Meleklerin, Âdem aleyhisselâmın yüzüne baktıklarında alnında Muhammed aleyhisselâmın nûrunu görerek, salâvat getirdikleri kaydediliyor.
Peygamberimiz Kureyş kabilesinin Haşim oğulları kolundandır. Dünyaya gelmeden birkaç ay önce babası Abdullah, altı yaşında da annesi Âmine hatun vefat ettiği için küçük yaşta hem yetim, hem öksüz kaldı. Bu sebeple Dürr-i Yetim (Yetimlerin incisi) lakâbı verilen Kâinatın serveri, sekiz yaşına kadar dedesi Abdülmuttalib’in himayes inde kaldı, ancak dedesi vefat edince O’nu amcası Ebû Talib yanına aldı. Yirmibeş yaşında Haticet-ûl Kübra ile evlendi. Kırk yaşında iken Allahü teâlâ tarafından insanlara ve cinlere peygamber olduğu bildirildi, üç sene sonra da herkesi îman etmeye çağırdı. Elli iki yaşında Mi’rac vuku buldu ve bir sene sonra da miladî 622’de Mekke’den Medine’ye hicret etti. 27 defa muharebeye iştirâk eden Peygamberimiz, miladî 632 senesi Rebi’ül-evvel ayının onikinci Pazartesi günü 63 yaşında vefat etti.
Resûl-i Ekrem’in doğduğu geceye “Mevlid Kandili” denir ve Kadir Gecesi’nden sonra en kıymetli gece olduğu bildirilir. Doğum sırasında fevkalâde hâllerin meydana geldiğini ve Eshâb-ı Kirâm’ın da her sene bu gece bir yere toplanarak okuyup, bu hâlleri anlatırlardı. Yıllardan beri dünyanın hemen her yerinde müslümanlar bu mübarek geceyi coşkulu kutlamalarla geçirerek Resûlullahı hatırlıyor. Kutlu doğum sırasında Hz. Âmine’nin yanında bulunan Peygamberimizin halası Safiye hatun şunları anlatıyor: “Muhammed aleyhisselâm doğduğu sırada her tarafı bir nur kapladı. Dünyaya gelir gelmez secde etti, mübarek başını kaldırıp açık bir dil ile ‘Lâ ilâhe illallah, innî resûlullah’ dedi. O’nu yıkamak istediğimde ‘Biz onu yıkanmış olarak gönderdik’ denildi. Sünnet olmuş ve göbeği kesilmiş olarak doğdu. Kundağa sarmak istediğimde sırtında bir mühür gördüm, mühürün üzerinde ‘Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah’ yazılı idi. Doğar doğmaz secde ettiği sırada hafifçe bir şeyler söylüyordu, kulağımı ağzına yaklaştırdım, ‘Ümmetim, Ümmetim’ diyordu”
Peygamberimizin dedesi Abdulmuttalip, Hz. Muhammed doğduğu sırada Kâbe’de Allah’a yalvarıp dua etmekte iken müjde verdiler. Abdulmuttalip müjdeyi alınca sevinip, “Bu oğlumun şanı, şerefi çok yüce olacaktır” dedi ve O’nu görmeye gitti, fakat evin önünde yalın kılıç bekleyen birisini gördü. İçeriye girmek isteyince, Abdulmuttalibe “Geri dön, hiç kimse O’nu üç günden önce göremez. Zira bütün melekler O’nu ziyaret edecek. Bu ise üç gün sürer” dedi. Bu hâli Kureyş’e anlatmak isteyen Abdulmuttalip’in dili tutuldu ve yedi gün hiçbir şey konuşamadıktan sonra, Mekke halkına 3 gün ziyafet verdi. “Çocuğa hangi ismi koydun” diyenlere, “Muhammed ismini verdim” cevabını verdi. Neden atalarından birinin ismini vermediği sorulunca “Allah’ın ve insanların onu methetmelerini, övmelerini istediğim için” dedi. Annesi de O’na “Ahmed” ismini koydu.
Allah’ın “Sen güzel huylu olarak yaratıldın” buyurup, verdiği güzel huylarını saydığı Peygamber efendimiz, yüksek bir ahlâka sahip idi, güzel ahlâkıyla birçok kimsenin İslâm dinine girmesine sebep olmuştur. Tatlı sözleriyle gönülleri alır, ruhları cezbederdi. Güzel huyu, affı, sabrı, ihsânı, ikramı o kadar çoktu ki, herkesi hayran bırakırdı. Hiçbir hareketinde, hiçbir işi ve sözünde hiçbir zaman, hiçbir çirkinlik ve kusur görülmedi. Kendisi için kimseye gücenmediği hâlde, din düşmanlarına, dîne dil ve el uzatanlara karşı sert ve şiddetli idi. Resûl-i Kibriya’nın binlerce mucizesi görüldü, dost düşman herkes bunu söylerdi. Bu kadar mucizesinin en kıymetlisi, edebli olması ve güzel huyları idi. Ebû Said-i Hudrî hazretleri şöyle buyurdu:
“Resûlullah (a.s) hayvana ot verir, deveyi bağlar, koyunun sütünü sağar, evini süpürürdü. Çamaşırını yamar, hizmetçisi el değirmeni çekerken yorulunca ona yardım eder, onunla birlikte yerdi. Pazardan alışveriş yaparak eve getirir, fakir zengin, büyük küçükle karşılaşınca önce selâm verirdi. Musafaha etmek için mübarek elini önce uzatırdı. Az konuşur, söylerken gülmez, üzüntülü görünürdü. Kaba değil, nâzik idi. Cömertti, fakat israf etmezdi. Her çağırana lebbeyk (efendim) diyerek cevap verirdi.
Allaha teâlânın, ismini Arşa, Cennetlere ve yedi kat göklere yazdığı, bütün peygamberlerin üstünü olan Nebîyi zîşanın ümmeti olduğumuz için ne kadar şükretsek az. Allah cümlemize şefaatçi kılsın, Cennette komşu eylesin.