Türkiye’de hemen herkesin kenarından köşesinden şikâyet ettiği yolsuzluk, çürüme, siyasal akılsızlık çıkmazından kurtulmak için her bir kafadan çıkan farklı bir söz, her bir üniversitede ayrı ayrı yazılan ve tozlu raflarda kalacak bir tez yerine, her şeyi yeniden düzene sokacak bir toplumsal seferberlik gerekmektedir.
Türkiye’nin ekonomik, siyasi ve teknolojik yetersizlik bataklığı, herkesin kendine yonttuğu rakamlarla değil, insanlıkla yani her şeye rağmen ümidimizi kesmediğimiz insanlarla aşılacaktır.
Çünkü bizim ülkemizde yıllardır yaşamakta olduğumuz kriz, sadece yönetim krizi değildir.
Yönetimin daha doğrusu yönetim kademesinde yer alan insanların dinden, imandan, vicdandan akıldan, kalpten, bilgiden ve merhametten kopuşunun sonucunda ortaya çıkan insani krizi yaşıyoruz.
Bu kriz ortamından da sayılan mefhumlardaki kopuşlarımızdan nedamet göstererek yapacağımız nasuh tövbesi edilmeden kurtulmamız mümkün olmayacaktır.
Hepsini tek tek rahmet ve minnetle andığımız Hz. Mevlana’dan, Yunus Emre’den, Hacı Bektaş Velî’den, Ahi Evran’dan ve Hacı Bektaş Velî’den bahsetmenin yanında onlarda övdüğümüz iman ve vicdanı bir tarafa bırakarak uygulanan bir program bu kopuşu önlemediği gibi daha da derinleştirir.
Siyasetten özellikle de ekonomiden ahlakı ve vicdanı çıkardığınızda ortaya konulacak hiçbir reform saydığımız Allah(cc) dostlarının insan ve hayat ile ilgili düşüncelerinin uygulanmasını sağlayamayacaktır.
Sadece milletimizin örf adet gelenek ananesi ile uzaktan yakından alakası olmayan birilerini maşa olarak kullanarak toplumun ahlak ve maneviyatından kaynaklanan kültürünün körelmesine hizmet eder.
Çünkü Din ve ahlaktan kaynaklanan kültür, değerleri, gelenekleri ve uygulamaları şekillendirerek toplumumuzu etkileyen, iç içe geçmiş kavramlardır.
Dinin kültür üzerindeki derin etkisini anlamak için dünyanın dört bir yanındaki çeşitli gelenekleri ve toplumsal davranışları ve ritüellere bakmak yeterlidir.
Din inanç aracılığıyla kültürel mirası zenginleştirdiği gibi toplumda ortak bir kimlik duygusu sağladığı için kültürüne sahip çıktığı kadar milletine de sahip çıkan insanlar yetiştireceği için yukarıda saydığımız olumsuzluklarında ortaya çıkmasını önlemiş olur.
Bizim memleketimizde yaşanan kültür körelmesinin nasıl yaşandığı ve sonuçlarının nasıl gittikçe daha kötü bir hale geldiğini anlamanın ve anlatmanın en kolay yolu Milletimizin bilerek veya bilmeyerek kullandığı “Ehveni Şer” mefhumudur.
Din, ahlak ve kültürün kendisi ve idare ettiği toplum için birinci öncelik olmadığı bir hükümet biçimi ve iktidar mensupları asla temiz kalamaz. Bu nedenle sık sık başvurulan kurtuluş reçetesi “Ehveni Şer” düşüncesinin bir toplumsal yanılgı haline gelmesidir.
“Ehveni Şer” için hep kötünün iyisidir denilir. Savunma refleksi ile de “Ben falanı beğenmiyorum ama filan falandan daha iyidir” diye sürdürülür.
Düşünce temel olarak doğrudur ve İslam hukukunda “ehven-i şer ile amel etmek” diye bir kaide vardır. Ancak Bu kaide, sadece bütün seçeneklerin “şer” yani kötü olduğu durumlarda geçerlidir. Eğer o seçeneklerin içinde bir tane “iyi” varsa, bu kaide kötüyü iyi diye seçmek amacıyla yürütülemez.
Ama gelin görün ki Dinden imandan ve ahlaktan bahsedenlerin çoğunluğunun bilmediği veya işine geldiği zaman görmezden gelmeyi tercih ettiği “Ehveni Şer” mefhumu sadece son zamanlarda değil ta Osmanlı Devleti zamanından beridir şikâyet edilen bir vakıa olmasına rağmen kültür körelmesinin önüne geçilmemiştir.
FARKINDA MIYIZ?
Bugünün kültür yozlaşmasının, siyasi ve ekonomik yolsuzlukların, devlet katındaki adaletsizliklerin ve zamanımızın akıl tutulması diyebileceğimiz “Ehveni Şer” mefhumunun sebebi, milletin akıl hocaları, kanaat önderleri, felsefi düşünürleri ve bilgesi olarak adlandırılan kişilerdir.
Özelikle bilgeler sadece suskun bilge değil, aynı zamanda olan bitenden sorumlu tanıklardır.
Türkiye’nin kurtuluşu suskunluğa sebep olan yerli veya ithal reçeteler değil, inancını, aklını ve merhameti ve adaletini vicdanına hâkim kılan bir zihniyetle mümkün olabilecektir.