Cuma akşamı, doyulmaz bir ziyafette idik. Konya Türk Tasavvuf Müziği Topluluğu, unutulmaz bir akşam yaşattı. Sunulan program iki bölümden meydana gelmişti. İlk bölümde, Hamamîzâde Dede Efendi’nin yetiştirdiği büyük değer Dellâlzâde İsmail Efendi’nin “Mâhurbûselik” makamındaki nefis eserleri vardı, Diğerinde de, Konyamız’ın medâr-ı iftiharı solist Ömer Faruk Belviranlı’ın saz arkadaşları eşliğinde okuduğu tasavvuf müziği yeralmıştı. Mevlâna Kültür Merkezi’nin konser salonu, bu iklime âşina ve teşne, müştak yüzlerce bay, bayan ehibba ile lebaleb dolu idi. Engelli arabasıyla gelenleri de görünce insan, Türk Mûsıkîsi’ne duyulan hayranlığın derecesini daha iyi anlıyor. Bu güzellik, Konyamız için ne kadar öğülecek ve öğünülecek, iftihar edilecek bir manzaradır. Saz, koro, solo o kadar mükemmel idi ki, hepsi de ebediyete intikal etmiş olmalarına rağmen, Hamamîzâde dede Efendi’nin yetiştirdiği Dellâlzâde İsmail Efendi; Zekâi Dede, Ali Kemal Belviranlı, Cemal Oğuz Öcal, Ali Ulvî Kurucu, Çinuçen Tanrıkorur, Yunus Emre, Bekir Sıdkı Sezgin, Ali Şurânî Dede, Niyâz-ı Mısrî, ruhen aramızda, bizimle beraber idiler.. Nereden biliyorsun derseniz, eserlerinin fevkalâde icra ve îfa edilişinden, bir; bir de, salonu dolduran aşk yüklü sıcak nefeslerinden.. Bu ruhî huzur ve huşu, doyulmaz zevk ve haz böyle yaşanır da insan, bazıları “İslâm’da Mûsıkî haram mıdır, değil midir?” diye asırlar boyu niye tartışmışlar demekten kendini alamıyor. Her halde tuzları kuru idiydi de ondan.. Hoş, Farabî bunu çok güzel şekilde bağlayarak muterizlerini susturmuş ama, bu tartışmanın devamından nemalananlar, parsa devşirenler, onun koyduğu noktayı, noktalı virgüle çevirerek, tartışmayı sürdürüp,tekrar alevlendirmeğe, sakızı çiğnemeye deva etmişler.. Farabî’nin bu tartışmaları bitirmek için koyduğu nokta şöyle: Büyük bir mûsıkîşinas da olan Farabî, musıkînin aleyhinde olanları, kırkbir gün sonrasında nehrin sahilindeki uygun bir yerde buluşmak üzere haber gönderir. Kırk gün öncesinden de, kırk tene deveyi sahildeki bir çardağa koyar. Başına görevlendirdiği kişiye, develere kırk gün boyunca hiç su vermemesini; üstelik, önlerine bol bol tuz dökmesini tembih eder. Kırkıncı gün, ilk günden itibaren takibetmekte olan musıkî muarızlarına haber göndererek, sahile davet eder. Herkes gelmiştir. Büyük bir merak ve heyecanla, beklemektedirler. Kucağına aldığı udu ile sahile gelen Farabî, nehre yakın bir yere yerleşir. Çardak görevlisine, kapıyı açmasını işaret eder. Günlerden beri gürül gürül akan nehre büyük bir özlemle bakan ve suya hasret kalan develer, kapının açıldığını görünce, çıldırmış gibi nehre koşuşurlar. Hepsi de nehre tam girip de, büyük bir arzu ve hasretle su içmek üzere ağızlarını suya yaklaştırırlarken, Farabî, meşhur uduylu nefis bir taksime başlar. Udun efsunkâr nağmelerini duyan o adar deve, oldukları yerde öylece kalıp, başlarını sesin geldiği tarafa döndürerek, dinlemeye başlar, su içmeyi unuturlar.. Faslın sonda ermesi namenin kesilmesi üzerine, hemen su içmeye koyulurlar. Herkes su ibretli ve hayretengiz manzara karşısında oldukları yerde donakalırlar.. Oturduğu yerden kalkarak udunu kılıfına yerleştiren Farabî, muarızlarına dönerek: “Bunlar deve, hayvan; Gördüğünüz gibi musıkîden etkilendiler. Sizleri bilmem artık..” diyerek acı ve müstehzî bir eda ile oradan ayrılır.
İşte musıkî bu. Yediyüz yıl önce Selçukluların, Çankırı, Amasya; Beşyüz yıl önce Osmanlılar’ın meselâ Edirne Dâru’şifalarında ruh ve sinir hastalarını musıkî ile tedaviye devam etmelerinin sırrı da, şifabahş namelerde gizli değil mi? Ve modern tıp, son yıllarda bu konuya ne kadar büyük önem veriyor değil mi?
Ömer Faruk Belviranlı Bey ve saz arkadaşlarının gecesi, büyük bir sükünet ve huzurla dinleyenlerin haftalık, hattâ aylık gönül yorgunluklarına sünger çekti. Salondan ayrılırken yüzlerdeki tatlı tebessüm bunu anlatıyordu..
“Kültür ve Turizm Bakanlığı Konya Türk Tasavvuf Müziği Topluluğu” gök ve gönül kubbemize yelpazelendirdiği lâtîf namelerle, bizlere unutulmaz bir gece yaşattılar. Sağ olsunlar, var olsunlar. Emeği geçen herkese, mısralar ve notalar adetince teşekkürler..