Dünkü yazımızda, Konya’nın sahip olduğu değerlerin idraki için, Konyalılar’a düşen görevlerden bazılarını belirtmiştik. Bu gün de, sayın ilgililerden ve yöneticilerden beklenilen bazı konulara dair düşüncelerimize yer vermek istiyoruz. Konyamızın tanınması ve tanıtılması hususunda muhakkak ki, onların da mevcut mesailerine ilaveten yapacakları işler vardır. Meselâ, İstanbul’un muhasarasında, Ulubatlı Hasan’ın sancağı hangi sura diktiğini ve “Büyük Fetih”i takiben Fatih Sultan Mehmet’in şehre ilk defa hangi kapıdan girdiğini biliyoruz. Sayın ilgililer, bunlara dair mermer levhaları oralara güzelce yerleştirerek, unutulmamasını ve kaybolmamasını sağlamışlar. Peki, Mevlâna Celâlettin’in, Şems-i Tebrizî ile Konya’da ilk karşılaştıkları yerin neresi olduğu hakkında kaç kişimiz, ne biliyor? Halbuki, “Merace’l-Bahreyn” (İki denizin kavuşup biribirine karışması) diye tanımlanan bu büyük tevafuka dair kaynaklarımızda yeterli bilgi var. Bu noktaya, hatırlatıcı, tanıtıcı, belletici, uygun, anlamlı hiç olmazsa bir levha, bir sembol gerekmez mi?
Kafe’nin adı, “Leylâk Bahçesi” anlamına gelir. Sahibi, kafenin bahçesine bin tane leylâk diktiği için literatüre bu isimle geçmiş, bununla şöhret yapmıştır. Bu güzellik, ayrı bir takdir konusudur Ama bizim asıl gönlümüzde yer etmesi, sıcak bir yaz günü, araya araya bulmamıza sebep oluşu, masasına yerleştirilen plâketle, büyük şairimize gösterilen bu vefa, saygı ve bağlılık ifadesinden dolayıdır.
Gelelim bize; Konya’da, Mevlâna ile Şems’in ilk defa mülâki oldukları yerin bilinmesi ve bildirilmesi daha mı az önemlidir ve biz bir Parisli kafeciden daha mı az vefalıyız?
İplikçi Camii’nin güney avlusunda, üzeri kubbe ile örtülü bir oda vardır. Yıllardan beri öylece durur. Kaç Konyalı bilir ve yabancılara bildirir ki Mevlâna, ilerisindeki medreseden çıkınca, evine giderken bu odada biraz dinlenir ve dostlarıyla görüşerek, sorularını cevaplandırırdı. Şimdi, mukadderatıyla baş başa olan bu odanın, hatırasına yakışır şekilde onarılarak, döşenip, yerli-yabancı dillerle yazılmış bir plâketle tanıtılması güzel olmaz mı?
Selçuklu başkentinin darphanesinin; Dünyaca meşhur arşiv, kütüphane ve müzesini almak için yabancıların teklif ettikleri bol sıfırlı çeki, elinin tersiyle itip, hiçbir karşılık almadan olduğu gibi Konya Belediyesi’ne armağan eden merhum A. R. İzzet Koyunoğlu’nun baba konağı; Sivaslı Ali Kemalî Efendi’nin evi; Ömrünü Konya tarih ve kültürüne hizmetle geçiren ve zengin kütüphane ve fotoğraf arşivini Konya’ya bağışlayan rahmetli Selçuk Es’in evi; Konyamızın canlı kültür tarihi M. Ali Apalı merhumun Köyceğizdeki konağı; Meram’daki mühmel ve mahzun Yıldız Köşkü;
Mevlâna’nın evinin bulunduğu yer, Atatürk’ün “baba” ve “Anne” dediği, ısrarlı davetleri üzerine Sedirler Böreği yemek için evine gittiği Abditollu Hüseyin Ağa ve eşi Adile hanım’ın evleri, kabirleri; Selçuklu, Beylik, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinin önemli şahıs ve olaylarının yerleri belli. Bu hatıralardan uygun görülenlerinin, birer plâketle tanıtılmaları ve ebedileştirilmeleri, Konya’nın mevcut güzelliklerine yeni renk ve zenginlikler katacaktır. Ne var ki, yerlerin belirlenmesi, plâketlerde yer alacak bilgilerin sağlam ve sağlıklı, efrâdını câmi, ağyarına mâni muhtevada olması ve son derecede estetik görünümde yapılmaları çok önemlidir. Bunlara dikkat ve riayet edilmeden yapılacak işlerle, şehri fasulye tarlası gibi sırıklarla doldurmanın bir anlamı yoktur. “Kem âletle, kemâlât olmaz.” kuralı burada da geçerlidir. Binaenaleyh, bilgilerin yetkili kişilerce hazırlanılması ve sağlıklı, yeterli olması; levhaların estetik görünümlerine son derecede özen gösterilmesi, arzu edilen faydaları sağlayacaktır.
Bir zamanlar yetkililer, belli tarihlerde, piyasa taksi sürücülerini, belli başlı lokantaların sahip ve şef-garsonlarını, tarihî ve turistik yerlerde görevli zabıta ve polis memurlarını zaman zaman hizmet içi eğitime ve yabancı dil kurslarına tabi tutarak onlara, şehrimizin önemli yer ve yöreleri hakkında bilgi sahibi olmalarını ve yabancılara kendi dilleriyle hitabetmeyi sağlarlardı. Bundan yirmibeş yıl öncesinde, belli programlar dahilinde bunlara, hızlandırılmış yabancı dil kursları da açılarak, biraz da olsa yabancılara yol gösterici olmaları üzerinde durulurdu. Bunun bir çok faydası görülürdü.
Bu konuda, şehrin merkezî bir yerinde, bir de Konya’ya dair eserlerin ve dokümanların yer alacağı şehir kitaplığına ve arşivine son derecede ve âcilen ihtiyaç vardır. Siz isterseniz buna, “Bilgi ve Dokümantasyon Merkezi” deyiniz. Şehrimize dair bilgi ve belge isteyen araştırmacılar burada aradığını bulabilmeli ve çalışmalarını sürdürebilmelidir. O zaman, Konya’nın Fuarcılık Tarihi hakkında bilgi almak için Konya’da çalmadık kapı bırakmadığı halde, yarım sayfalık bile bilgi bulamamaktan yakınan araştırmacının sızlanışına; Ebû Said Hadimî ile Hadimli Vehbi Çelik’i biribirine karıştıran sözde aydınlarımızın yanılgısına; Halen hayatta bulunan İtalyan Prof. Dr. Gabriel Mandel Han’ın, hem de kariyer sahibi yakın bir dostunun, bir görüşmemizde: “Yahu hocam, bizim Gabriel’in, Anadolu sanatına dair kaleme aldığı, dünya kadar eseri varmış.” diyerek, her gördüğü sakallıyı hacı amca zannetme gafletine düşerek onu, yıllarca önce ölmüş olan ünlü Fransız arkeologu Albert Gabriel’le karıştırması gibi yüz kızartıcı komikliklere son verilecektir.
Bu şehir kütüphanesi ve arşivinin güzel hizmetlerinden biri de, Konya’ya dair, değişik tarihlerde, dünyanın çeşitli dillerinde yayınlanmış eserlerin, fotokopi veya mikrofilmlerinin temin edilerek, bulundurulması olacaktır. Bu eserler, konuya vakıf kişilere çevirtilerek, basılıp yayınlanılmalıdır. Konya’ya dair fotoğraf, film, resim, gravür gibi görsel materyal ve dokümanların asıl veya kopyelerinin sağlanılarak burada araştırmacıların istifadesine sunulması, büyük bir ihtiyaca cevap verecektir. Elinde bu tür malzeme ve belge bulunan kişiler de, bunları bu kütüphane ve arşive kazandırarak, değerlendirilmelerini sağlayacaklardır.
Bu âcil ve mübrem merkeze, destek ve kaynak olacağı için, ilgililerce bir belge ve bilgi derleme, biriktirme kampanyasının başlatılması da yerinde olacak, günümüz ve geleceğimiz için çok büyük faydalar temin edecektir. Halkımızın, tanınmış ailelerin ellerinde, çatı aralarında, bodrumlarında, dolap ve sandıklarında toz-toprakaltında çok değerli belgelerin bulunduğuna zaman zaman şâhit ve vâkıf oluyoruz. “Baba mezara, bunlar mezada” kabilinden bir korkunç âkibeti beklemektedirler. Sağa sola satılmadan, çöpe atılmadan, tandırda, ocakta, sobada yakılmadan bunların derlenilip, toplanılması için ciddî ve sistematik bir kampanya, bunları ne yapacağını bilemeyen ve manevî sorumluluk hisseden insanlarımıza çıkış yolu da göstermiş olacaktır.