Eli yumruk olup vurmak, parmakları tırmalamak, pençeleri avlamak için uzanmadı da değil “ötekine”.
Acıtmak, incitmek, intikam, güç gösterisi, boşalmak, zevk(!) vs. gibi karmakarışık fakat şiddetli hislerle.
Gerçekleşmedi ama kalbe çeşitli sürelerle yerleşti, hatta bazılarını uzaklaştırması güç gelmişti.
Şimdiyse durum epeyce farklı…
Mesela, karşısındaki kişi şaşırtıcı derecede mahcup. Nice fetihler yapıp kapaklarına saklamış cevherli gözleri, nadide bir kalbi bulunuyor. Ancak sanki onca yeteneğin sahibi değilmiş gibi, gelinlik kız misali, bir eski zaman güzeli benzeri, edeple başını önüne eğip kaldırmıyor.
Derin bir sevgiyle, onun başını okşamak istiyor. Erkek kadın canlı cansız demeden, ayrım gözetmeden, gizlemeden belki her varlığı kuşatıcı bir his.
Kolları uzuyor, lâkin kiminde sınırlar kurallar sıkıcı, öyleyse elbiseye sığmasa da; yenleri sığamayacak, kollar uslu hareketsiz yen içinde.
Söz gelişi; aynı cinsiyetten olanlara; yüzlerce çocuk kendisininmiş gibi serinletici, sürur verici bir hissiyatla küçük insanlara sarılıp, öpüyor. Gerçeğin ne önemi var, bazen (zaten) insanı yaşatan duygu.
Çiçeklerin, yaprakların, ulaşabildiği hayvanların üzerinde elini gezdirme ihtiyacı duyuyor.
Bir iç sesin “Saçma!” demesine aldırmadan taşıtlara, evlere, eşyaya, renklere, müziğe, içini hoplatan binbir şeye karşı sıcak sevecen bakışlar attığını, sessiz konuşmalar yaptığını itiraf ediyor.
Mesela ağaçlara, nebatata dokunma ihtiyacı doğuyor.
Sadece yürekteki yoğunlamalar yeterli değil. Yalnızca ihsas ettirmek de değil, muhatabına değmesi, ifade edilmesi, ifşası, her iki anlamda da kavranması, akış, yerine göre cevaplar lazım.
Hatta köprüler, yollar, geçitler oluşturulması, setler de zatıâline göre değil.
“Gel! Gel!”
Böyle vakitlerde, kim ne olduğunu, herhalde ne yaptığını bilmiyor. Belki de Varlığın bünyesinde erimiştir, bir damladır. İlle bir tanıma sokmak, tarif etmek, etiketlemek, perişan cümleler lüzumlu değildir.
Kiminde duyguları rahatsız ediyor. Acil aktarılmalı, ancak aktarmalı oradan oraya, parça pinçik, kesik kesik değil.
Kalp köpürüp, dalgalar kabarmalı. Bedenden çıkmalı, vücudu aşmalı. Fakat kemikler, et, ten engel olarak, kafes halinde baş gösteriyor.
“Gözlerin sevgi dolu” diyor muhatabı. “Ara sıra, belki…” diye düşünüyor, “sanmam, birileri etkilemiş olmalı” diye karşılık veriyor. Hazır, çiğnenmiş cevaplar, “Sizin güzel görüşünüz vs. vs...”
Sevginin netliği, yerleşikliği şüpheli. Foyasını ortaya dökebilecek, sıkı sınanmalardan endişe ediyor.
***
Esasında; bir an, bir zaman, bir dönem muhtemelen aşırı yoğunlaşışla, semaya çıkarılan şahıslar; sonra ilişkilerin daha sükûnetle, temkinle ölçüyle sürdürüldüğü, inkıtaa uğradığı veya “normalleştiği” sevgililer yakınlar; daha ilerde, manalı bir şeye işaret ediyor.
Kol uzuyor, fevkaladenin fevkinde, suretlerin çizgilerin ötesinde, tüm mevcudatın ardında ya da içindeki TEK’e Biricik’e uzanıyor.
Bir başka tanınma, tanıtma bu kendini. Gönle mührünü vuran nihai bir adres, kolları cazibeyle Kendi’ ne çekiyor.
İzler/ âyetler bu yüzden seviliyor. Asıl’ı hissettirdiği, gösterdiği için.
***
Kollardan önce gönül mü sarar ulaşırdı yoksa.
Ah! Roller, ucuz artistlikler, sahte oyunculuk, taklitler!
Kollarını takma, iğreti sandığından; hiçbir şeyi samimiyetle, halis bir sevgiyle kucaklayamadığından kuşkulanıyor.
İri sivri kelimelerinin boğazına takılıp, paslı suni atışlı kalbinin çöpe fırlatılacağından korkuyor.
Nefsine itimat edebilir mi? Heyhat!
Dikkat! Kolsuz kahraman(!) sahnede.
Lâkin… Kim(ler)den kopya çekti de, böyle hissediyor.
Kollar Kimin?