'Kitaplarımı yazdıran Aşk'ın gerçek sahipleridir'

Sinan Yağmur'la Konya'da bu yıl 2. defa düzenlenen Kitap Fuarı'nda ayaküstü de olsa bu başarısının sırrını ve son çıkan yeni kitabı üzerine keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik

GİRİŞ
Sinan Yağmur'la Konya'da bu yıl 2. defa düzenlenen Kitap Fuarı'nda ayaküstü de olsa bu başarısının sırrını ve son çıkan yeni kitabı üzerine keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Ayaküstü oldu çünkü çok bilinirliğin artık avantajı mıdır yoksa dezavantajı mıdır onu bilemeyeceğiz, zira başı çok kalabalıktı. İmza isteyen kitapseverlerden zar zor fırsat bulup konuşabildik. Gene de keyifli bir söyleşi oldu. Bu soğuk geçen günlerde aşkın sohbetiyle içimizi ısıtmayı başardı.

SİNAN YAĞMUR KİMDİR?
Takvimlere bağlanmaksızın insanlığın mana deryasında bazen kulaç atan bazen anlam dalgalarında soluklanan bir dünyalı, eğitimci. Eğitimi dört duvar arasında geçen bir ayrış olarak algılamayıp,insana insanlığı hatırlatmak için ışık tutmaya çalışan dervişanlığın günümüze yansıtılmasına çaba sarfeden bir gönül işçisi. Eğer bir insan kendini insanlığa adamışsa bunda başarılı olmaması düşünülemez çünkü insan varlığın en üstünüdür.
 
1965 yılında Kapadokya ikliminde gözlerini açtı. Gördüğü rüya hayatının miladı oldu. Rüyasındaki şehre gitmeliydi. İsim verdi levhasında Konya yazan kente: Şehr-i Sevda. Gönlünü açmak için senelerdir Konya’da. Çeyrek asırdır tasavvuf kokusu solumaya çalışıyor aşk fısıltılı kitaplarda.26 yıllık Mevlana araştırması ile geçen süreye 24 kitap sığdırdı. Yeterli mi? Asla! Ecel yüreğini öpeceği deme kadar yazmaya and içti.

Sinan Yağmur; 1965’te Kırşehir’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini Kırşehir’de tamamladı. Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden de 1990’da mezun oldu. Aynı yıl “Kelâm ve İslâm Felsefesi" Ana Bilim Dalı'nda yüksek lisansa başladı.



'Kitaplarımı yazdıran
Aşk'ın gerçek sahipleridir'

Aşkın Gözyaşları adlı kitabıyla Türkiye'nin beğenisini kazanan ve en çok satılanlar listesinde ilk sırada yer alan Edebiyatçı-Yazar Sinan Yağmur, kitaplarını nasıl yazdığını Merhaba'ya anlattı. Yağmur, “Kitaplarını yazdıran, aşkın gerçek sahipleridir” diyor


'Aşk; nefsinin kırbaçlanmış duvarında kendini terbiye edebilen yüreğin zikridir! Aşk, bir zikirdir. O'nu aramaktır. Aşıkla maşukun birbirlerinde hemhâl olmasıdır.' Bu sözler son yılların popüler diyemiyoruz çünkü bu tabire çok kızıyor ve zatını bilinirlik, tanınırlık olarak ifade etmemizi isteyen, yine son yıllarda ortaya koyduğu eserlerle gerçek aşkı kaleminin diliyle vucüt bulduran, aşk üzerine ehilleşmiş bir yazara ait. Kimden mi bahsediyorum? Tabii ki de edebiyatçı – yazar kimliğiyle bilinen Sinan Yağmur'dan. Yağmur misâli, 2010'da Hazreti Mevlâna ve onun üstadı olan Hazreti Şems hakkında ele aldığı 'Aşkın Gözyaşları' isimli kitaplarıyla, üç seri yaparak okuyucuyla buluşmuştu. Ve akabinde o yıl en çok satan, en çok kazanan yazarlar arasına girmeyi başardı. Edebiyatçı – Yazar Sinan Yağmur çok satmasının nedenini de eserine konu olan şahsiyetlerin aziz ve değerli olduğuna bağlıyor. 'Aşkın asıl sahipleri onlardır' diyor.

Gördüğüm kadarıyla şahşınızın 'popüler' olarak nitelendirilmesinden rahatsız oluyorsunuz. Neden acaba? Öğrenebilir miyiz?

− Çünkü amacım popüler olmak değil. Eğer illâ popüler olarak nitelendirmek isterseniz bilinir, çok tanınır olarak ifade edin. Onun dışında lüften popüler demeyin. Tasavvufun yolunda gidenlerin kaderidir; geç tanınırlar. Zahiren bilinmezler. Benim durumumda öyle oldu. Anlık bir süreç. 2010 yılında kaleme aldığım eserlerle tanınırlığım arttı.

Peki tamam, o zaman sizi çok tanınır bir yazar olarak sıfatlandıralım. ‘Aşkın Gözyaşları’ adlı kitabınız 3 seri olarak biri Mevlâna'nın ağzından, diğeri Şems'in ağzından öteki de Kimya Hatun'un ağzından okuyucuyla buluşmuştu. Bu 3 eserde de aynı zamanda son çıkan Aşkın Meâli isimli kitabınızda da kullandığınız uslüp, dil bir ahenk içinde. Yani tabiri caizse okutturuyor kendini. Siz bunu neye borçlusunuz?
 
− Aşkın Gözyaşları ve diğer kitaplarımın üslubunda, metodunda, anlatımında, kelime yapısında, cümle yapısında hepsinde aşk olduğu için, aşkın yakıcılığı ve yanıcılığı olduğu için, kitap okuyucunun yüreğinde bir ses getirdi. Okuyucu kendisine akıl veren değil, aşk veren kitabı istiyor ve kitaba yöneliyor. O nedenle baya düşündüm. Dedim ki Şems'i yazarken ve anlatırken nasıl bir yol izlemeliyim.Cesaret isteyen bir üslup bu. Bu yolda tenkit alabilirdiniz. Bir iç ses duydum. Dedim ki Şems her kurala aykırı bir insan. üslubu klasik üslup olmamalı. Aykırı olmalı. Şimdiye kadar hiç kimsenin kullanmadığı bir üslup olmalı. Bırakalım da Şems kendisini anlatsın. Edebiyat çevresinden önce temkinli ve tenkitli yaklaştılar. Tenkit eden tüm yazarlar aralarında ünlü yazarlarda vardı. Onlar zannetiler ki kitabı sattıran bu üslup. Kitabı sattıran bu üslup değil. Kitabın içindeki tasavvuf, kitabın içindeki aşk.
Yani maharet sizde değil, aşkın gerçek sahiplerinde mi?
− Evet, aynen öyle. Yazan Sinan Yağmur'da maharet yok. Yazılanlar güzel. Yazıma konu olan Zat-ı Şahaneler güzel. Siz samimiyetle o mana erlerini hissederek yazarsanız, siz devreden çıkar, onlar girer. Onun için diyorum ki yazmaktan çok yazdırdılar. İnsanlar bunu yanlış anlıyor. Eğer Mevlâna'yı, Şemsi özümsemiş iseniz onlarla hemhâl olursunuz. Hayatımın birçok alanında Şems'le beraberim. Şems'le beraber olmak için illâ toprağın altında olmak gerekmiyor. Bir çocuğun saçını okşarsın, aç bir köpeğin karnını doyurursun, işte Şems'le berabersin. Mazlumun, garibin yanında olan Şems'le beraber demektir. Ona uzanan el Şems'indir.
‘Aşkın Gözyaşları’ adlı kitaplarınızda Mevlâna ve Şems-i Tebrizi arasındaki yine aynı şekilde Şems'in Hanımı Kimya Hatun'la aralarındaki muhabbeti hep solmayan, ölmeyen bir aşk olarak ifade etmişsiniz. İnsanlar ölür ama onların aşkları ölmez diye yazmışsınız. Bu ifadeleri biraz açar mısınız?
- Hani halk arasında bir tabir vardır, 'aşıklar ölmez.' Burda neyi kastediyoruz; Aşıkla, maşuk birbirinin içinde yaşar. Eğer aşkı zahiren görmeyip de bir denize dalar gibi dalmışsınız, vurgun yeme, kramp, boğulma, kulaç atmayla inci merdana ulaşırsınız. Oturduğunuz yerden denize bakarsanız, denizin ne serinliği, ne bereketi, ne de hazinesi size gelmez. Bugün insanlar çölde oturmuş deniz hasreti çekiyor. Bugün insanlar ağacın altında gölgede oturmuş Şems'i bekliyor. Şems bekleyenlere şunu sormak lâzım. 'Şems gelir gelmesine de sen nerdesin?' İşte bu kitap Şems'i arayan okuyucuyla, Şems'in nefesini bir araya getirdiği için milyonlarca satıldı, her türlü görüş, her türlü düşünce, her türlü dünya farklılığı olan liberal, sosyal – demokrat, muhafazakâr, kapalı yaşayanlar, mini etekliler, Cemil İpekçi ayrı bir yandan, mankenler hepsi neyi buldular? Yüreklerini buldular. Güneşi buldular. Şems bir güneştir. Onu buldular. Bu kitabın özelliği o güneşin aydınlığının okuyucunun yüreğindeki karanlık noktaları nakış nakış çözmesiydi.
€ Kaleme aldığınız eserlerde aslında hakiki aşkı, gerçek aşkı, birine nasıl bağlanmanın, onun yolunda kelle vermenin ne demek olduğundan bahsediyorsunuz. Doğal olarak bu durum okuyucuyu cezbediyor. Aşkı öğrenmek için talep ediyor. Düşüncelerim bu yönde. Siz katılır mısınız bana?
- Kesinlikle. Doğrudur. 17 Aralık 1984′te, üniversite imtihanları başvurumdan bir gece önce bir rüya gördüm. Sislerle kaplı bir yeşil kubbe vardı. Sislerin ardından bir kol uzandı ve bana “Beni yaz” dedi. O gecenin Şeb-i Arus gecesi olduğunu, o kubbenin de Mevlana’nın türbesi olduğunu sonradan anladım. Sınava Konya’da girdim ve Mevlana’nın türbesinde “Ya Rabbi bana burada okumayı yaşamayı ve son nefesimi burada vermeyi nasip et” diye dua ettim. Duam kabul oldu, Konya’da yaşamaya başladım. Sonrasında Şems görünmeye başladı bana. Onlarla birlikte çıktığım içsel yolculuklar sonrasında yazdım kitapları. Haklısın; maalesef günümüzde böyle bağlanmışlıkları görmek zor. Çoğunun içi boş sevdalar. Tüm sevgililer fani. Yalnız O baki. Onlar bu çerçevede birbirlerine muhabbet duymuşlar. En başta da belirttiğim gibi eserleri ben yazmadım, bana yazdırıldı. Ben sadece bir kuryeyim. Mevlana ve Şems insanları kucaklamak istiyor. İnsanlar Mevlana’nın deryasında, Şems’in aydınlığında üşüyen sol yanlarını ısıtmak istiyor. Bunun için yazdırdılar bana bu kitapları.
Son çıkan kitabınızla alâkalı biraz konuşmak istiyorum. 'Aşkın Meâli.' Yine burada da aşkı ele almışsınız. Bu sefer Yusuf (a.s) ve onun güzelliğine hayran olan Züleyha. Aslında bilindik bir hikâye. Ama siz bir takım mesajlar vermeye çalışmışsınız. Nedir bu mesajlar?
- Yusuf'la Züleyha'da en önemli temel mesaj şu: kadınları aşağılayan toplumlar, kandınların hakkını vermeyen toplumlar bol bol günah keçisi ararlar. Yıllarca insanlar Züleyha'yı ayıpladılar. Züleyha'yı bir şirret, çirkef, bir ahlâksız kadın olarak gördüler. Halbuki Züleyha'nın gerçek kimliğini, Cenab -ı Hakkın Kur'an'da anlattığı o aşk hikâyesini anlasalardı, Züleyha'nın şehvetten hidayete nasıl geçtiğini, oturup Züleyha'ya karşı hicap duyarlardı. Bu kitapta genel mesaj olarak şunu veriyorum; Yusuf'a aşık oldu diye Züleyha'yı kınayanlar, bir ömür boyu ter akıtsanız, Züleyha'nın tevbesindeki bir harfi karşılayamazsınız. Bugün gençler özellikle, ahlâkta, kişilikte, genç kızlarımız Züleyha'yı tanımak zorunda, onu bilmek zorunda. Hanımlarımız Züleyha aynasında kendi imanlarını ve ahlâklarnı tartmak zorunda. Züleyha bir aynadır. Hatice – tül Kübra bir aynadır. Rabiya – tül Arabiye bir aynadır. Hacer bir aynadır. En çok bilinen aşk hikâyesindeki isim Züleyha'dır. Züleyha'yı Batı'nın kokuşmuş, çamur edebiyatı ile anlatmak yerine, Kur'an ayetleriyle anlatmak en güzelidir. Onun için Züleyha'da şunu söylüyor: “Ey Yusuf! Sana secde eden yıldızlara, ay'a ve güneşe talibim. 'En önemlisi seni yaratan o güzel Allah'a talibim. İşte insanlar bunu demek zorunda.
MUSTAFA GÜZEY

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

Röportaj Haberleri