Küp şekeri, sıcak çayın içine attığınız zaman hava kabarcıkları çıkartıyor, erirken. Son nefesini verip form değiştirirken ve bunu yaparken de tatlı varlığını çaya teslim ederken. Ölür ve yeniden doğar gibi tıpkı. Katı formundan sıyrılıp, bir sıvının içinde yeniden hayat bulur gibi... Zaten hiçbir şey var iken yok olmaz; ancak şekil değiştirirdi, öyle değil mi, azizim? Aslolan döngüydü bir. Döngü.
Peki kaybolan duygular nereye karışıyordu, o zaman? Bunu düşündüm. Mesela birisi için duyulan sevgi, nefret ya da türevleri olan, ikisinin arasındaki sayısız duygu, hani bir kişi için 'artık hiçbir sey hissetmiyor' olunca, nereye gidiyordu? Ne oluyordu?
Bir duygunun bir başka duyguya evrilmesi durumunda, cevap zaten kolaydı; ortadaydı. Ancak, gerçekten de duyguların arasında hiçbir değişimin, dönüşümün ya da evrilmenin olmadığı bir durumda, kabaca, 'hissizleşmek' halinde yani, vardan yok olmayacağı kuralını şiar edinerek düşünüldüğünde, nereye giderdi onca şey?
Basitçe 'uzaya karıştığını' söylerim ben, onca hissin. Uzay deyince tabii ucu açık, sonsuz bir denizi bir 'çöplük' gibi kullanmak da kolay oluveriyor cümle içinde çünkü. Cevapsız kalınca, kolaycılığa kim kaçmaz ki zaten?
Hani başta bahsedilen o döngüyü, küp şeker gibi fiziksel varlıklar için konuşmak kolay oluyor da iş maneviyata gelince kafamız karışıyor, hocam! Ne bilelim?
Onca duygunun nereye gittiğini; o 'küp şekerin' erirken, tatlı varlığını hangi gerçeklikle buluşturduğunu bilemiyoruz...
Çay iyi geldi ve fakat. Yaz aylarının başında, sabah vakti içilen üç şekerli çay gibisi yoktur, doğrusu. Ve o sırada, önü ana caddeye bakan bir balkondaydım. Bir ara, sinirle çalınan korna seslerinin kirlettiği gürültülü havayı yüzümden temizlemek için lavaboya gidip soğuk su çarptım yüzüme. Ardından aynaya baktım ve gördüğümden memnun bir şekilde balkona geri döndüm; aynı yerde oturmaya. Zira sadece ben değil, bütün kadınlar yaz mevsiminde daha güzel olurlardı nedense. Hiç de bilimsel olmayan bu gerçeklik, belki bronzlaşan cildin, sahibini daha cazip gösteriyor olması ile açıklanabilirdi.
Gönül diyarından çıkıp geldiği belli olan; üst notalarda hüzün, orta notalarda romans ve alt notalarda da yüksek ve derin bir hasret kokan bazı yazılarımı düşündüm sonra. Açıp yeniden okumama gerek kalmadan, zaten hatrımda hepsinin yazılı olarak durduğu haliyle... Yayınladığım birkaçı vardı öyle. Bunları üzerine alınan; kendileri için yazdığımı zannedenler ama gerçekte ne yazarken ne de yazmazken aklımın ucundan bile geçmemiş olan kişiler de olmuş ve oluyordu hatta. Nasıl bir küp şekerleri ve çayları var ya da neyin döngüsünü yaşıyorlardıysa; o 'döngü'ye ulaşmak için nasıl bir zehir içtilerse artık... Ben ne yazacaklarımdan, ne de çayı şekerli içmekten vaz geçmeyecektim. Karşımdaki kilolu diyetisyen, şekerim şekerden 'en tatlı zehir' diye bahsederken...
Siz karma deyin, ben 'döngü'... Rüzgar ekenin yine rüzgar değil de onun büyük kardeşini biçtiği bu sistemde, o korna çalanların sinirleri, belki de yazılarımdaki kötücül bir sözü üzerlerine alınmalarına sebep olur, hem. Varsayım değil mi, sonuçta?