Keyifsiz ve Sağlıksız Bir Yazı

Keyifsiz ve Sağlıksız Bir Yazı

Birlikte çıktığımız yüksek tepenin doruk noktasına ulaştığımızda, artık biraz soluklanmanın ve aşağıya bakıp, yürüdüğümüz yolları görerek bundan kıvanç duymanın vakti gelmişti. Öyle de yaptık. 1 saattir yürüyor, daha doğrusu, tırmanıyorduk. Denizin içine batmak üzereymiş gibi görünen turuncu renkli Güneş, eylül ayının yakmayan ama ısıtan sıcağı ve vaktin akşamüzeri oluşunun belli belirsiz rüzgarı... Gözlere sunulan ihtişamlı görüntü ve teni okşayan ılık rüzgar, o sırada çok güzeldi yani.

Fakat o huzurlu ve büyüleyici zamanlarda bile, canımın birşeylere sıkılması olasılığı topun ağzında mı dururdu bilmem, bir şeye; bir söze canım sıkıldı işte. Keyfim kaçtı, keyfim! Zira o sırada yoldaşım olan arkadaşım, aynen şunu söyledi bakın: Ne kadar da keyifli bir manzara... Evet, böyle dedi. 'Böyle buyurdu cahil'. Bunu boyle soyledi! Fakat bana yapılır mı bu hiç?

E bunda ne var ki canım, öyle değil mi? Efendim bendeniz, kelimelerin ve sözcük kalıplarının hatalı kullanımına karşı pek kayıtsız kalamam da... O anki bütün ruh halim dahi etkilenebilir. İster iyicil bir imtina, ister kötücül bir saplantı ya da takıntı olarak isimlendirin bunu. Siz kusura bakmayın. Ben yeterince bakıyorum o işlere zaten. Zira "Ne kadar da keyifli bir manzara!"

Oysa kaç kere de uyarmış, defalarca ikaz etmiştim onu. Canlı olan bir varlığın keyifli ya da keyifsiz oluşundan söz edilebilir ancak, demiştim. Fakat manzara, canlı değildi. Bu yüzden, olsa olsa keyif verebilirdi ama kendisinin keyifli ya da keyifsiz oluşundan bahsedilemezdi. Keyifli aktiviteler, dost sohbetler falan... 'Dostane sohbet'leri kimler kaybetmiş de biz bulamıyoruz böyle?

Neyse... Manzarayı, son damlasına varıncaya kadar keyfini çıkarta çıkarta izledikten sonra sıra, dönüş yolunu artık yürümeye gelmişti. Yaklaşık bir saat boyunca, durup kaldığımız o yerde oyalanmış, koyu sarıdan turunculara ve oradan da kızıla varıncaya kadar boyalanmış ve nihayetinde Güneş'i batırmıştık. Akşam, iyiden iyiye inmeye başlamıştı.

"Ne güzel bir yürüyüş ve tırmanış yaptık, spor oldu hem!" diyerek seviniyor ve karnımızın adeta kazındığını hissediyorduk, ikimiz de. Neyse ki dönüş yolu, varıştan çok daha kolay ve zahmetsizdi. Dört ayaklı tavşanların aksine, yokuşu yavaş çıkar ama inişi hızlı inerdik, biz iki ayaklılar. Çocukken, şarkısını bile söylerdik hatta bunun. Keyfim tekrardan yerine gelmişti zaten. Akşam yemeği için bir balıkçıya gidecektik ve orada levrek yiyecektim. Peki onun ne yiyeceğini sordum, arkadaşıma. "Bilmem." dedi. "Sağlıklı birşeyler yerim ben de."

...

Belki de deniz mahsullerini canlı canlı yiyordu, diye düşünüp, öyle inanmak istedim. Yine keyfim kaçmasın, diye. Zira yiyecekler ancak sağlığa yararlı/zararlı olabilirdi. Sağlıklı ya da hasta olmak, biz canlılara özgüydü. 'Sağlıklı yiyecek' diye birşey olamazdı!

Aman... Bunları düşünen tek kişi ben olsam da kara koyun olmak, beyaz ve vasat bir sürü canlısı olmaktan daha iyiydi!

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

Yazarlar Haberleri