Ahmet Köseoğlu, şehir(ler) üzerine şuurlu okumalar yapan, hayatına yeni anlamlar katıp, yaşadığı şehre el veren, üstlendiği her vazifeyle de hedeflerini gerçekleştirme yolunda adımlar atan azimli bir eylem ve kültür insanı.
Şehirle konuşuyor, cemaziyülevvelini, derdini biliyor. Zaman zaman yazdığı kitaplarla, görüş ve düşüncelerini bizlerle paylaşıyor, söz gelişi bir üçleme: “Kendini Koruyan Şehir, Kendini Arayan Şehir” ve yeni kitabı “Kendini Bulan Şehir” gibi.
“Şehrin haysiyetli yolculuğu, kendini bulması” en azından uyanık zihin ve gönüllere, aydın idarecilere muhtaç.
Ayrıca herkesin Roma’sı(şehri) kendine kuşkusuz. Tevfik Fikret’in Sis’teki İstanbul’uyla Yahya Kemal’in, Necip Fazıl’ın İstanbul’u aynı mı? Devre, yazarların haleti ruhiyesine, kültür(ün)e, sosyal hayata çeşitli şartlara göre değişiyor.
Tanpınar’ın Beş Şehir’e baktığı yerle, zaman faktörü göze alınsa bile Alberto Manguel’in tespitleri, çizdiği tablolar bir değil. Flaubert ile söz gelişi Piyer Loti nasıl bakmışlardı Doğu Şehirlerine, neler tahayyül etmiş ve canlandırmışlardı.
Şehirlerin de bir izzeti, şerefi vardır. Bir isim kazanması, hafızasını hüviyetini kaybetmemesi gerekir.
Şehirler de arar. Tabiatına, mazisine, halkına sahip çıkan, ona sevdalı, özünü hastalıklardan kirden arındırıp, nefeslendiren hekim hâkim gibi bilge yöneticileri bekler.
Acı çeker, inler, ölür. Yaralıdır, izbelere, kafeslere, gizli mağaralara mahkûm edilir, hapsedilir, sesi kısılır.
Kayıp şehirler vardır. Ufuksuz, silik, nesepsiz.. bir meçhule, bilinmeze doğru sürüklenip giden, umutsuz… Hikâyelerini dinlediğinizde ağır bir hüzne kasvete kapılırsınız.
Sayın Köseoğlu, “Şehir yazılarımda bir rehberlik faaliyetinden öte, bir idrak denemesi yapmaya çalışıyorum. Görünen değil, görünenden taşan manayı takip etme çabasıdır benimkisi.” diyor. İnce bir tefekkürle, “asırların biriktirdiği ses, hatıra, hikmeti arıyor.”
Yazar, Kitapta yer alan Taşkent, Hive, Buhara, Semerkant, Kıbrıs, Roma, Strazburg, Kahire, Encemine, Afyon, Ankara gibi kimi şehirlerin dilinde; şehrin ve insanın “kendini bulmasının, inşa etmesinin, devasa bir emeğin” seçkin örneklerini gösteriyor ve bir çeşit formülü hissettiriyor.
S/özü olan, dik duruşlu, vakur, medeniyetin nüfuz, adaletin faziletin tecessüm ettiği, insana yaraşır şehirler elbette anlatılmalı. Ama -varsa- aksaklıklar, hatalar, dozunda bir eleştiri de yer almalı.
Nitekim Kendini Bulan Şehir’ in dikkat çeken taraflarından biri de, bize sorular sordurması, bir muhasebeye sevki:
İbni Sina, Emir Timur, Ahmet Yesevî, Ali Şir Nevai, İmam Maturidi, Uluğ Bey, Rauf Denktaş, Yavuz Sultan Selim, Şemseddin Sivasî, Nuri Demirağ, Hacı Bayram Veli, Derviş Askeri, Nureddin Topçu, Evliya Çelebi ve nice mümtaz isimler…
Parlak devirler yaşamış veya zor günlerin adamı olmuşlar. Romantizm sosu insanı rahatlatır lakin, onlara yetişmek hatta geçmek şöyle dursun acaba daha gerilere mi düştük.
İlmimiz birikim ve çağdaşlığımız ne işe yaradı, sınırlarımız ne? Hakikatle aramızdaki mesafe? Soylu ülkülerimiz, mirasımız, merkez nerede?
Birbirinin kopyası kentlerle aslında neyi, kimi harcadık. El ayak, kafa izlerimiz, işlediklerimiz. Cürümlerimiz?
O şehri, nimeti, İlahi Bağışı hak etmemiz; Büyük resme hikâyeye katkılarımız, sunduklarımız önemli ve bizi mesul kılıyor…
Yoksa sadece şehrin/beldenin/ ülkenin onurunu yaşatan, şehrin gelişimini planlayıp tazeleyen; bir tekâmül zincirini devam ettirip, muştulu yarınları haber veren, onunla yekvücut olmuş tek tük yürekli şahsiyetlerin idarecilerin mevcudiyeti yeterli değil.
Mesela, Gönül huzuruyla içimize dışımıza bir “bağımsızlık anıtı” dikebilir miyiz acaba.
Kültürel saldırılara, kolektif körlüğe, baskı ve yönlendirmelere, beyni ezen küresel akımlara karşı mukavemetimiz, tedbir ve cevabımız, donanımlı cesur kahramanlarımız bulunur mu?
Yazar “Orta Afrika’nın yorgun kalbi Çat ve başkenti Encemine izlenimlerinden bahsederken “Kaddafi’ye dair algının değişmeye başlamasından, Araplar ve Afrika için büyük bir değer ve şans olduğundan” söz ediyordu. Neden “Türkiye’de ve Dünya’da müthiş bir algı operasyonuyla Arap liderler kötü, diktatör ve halkına zulmeden kişiler olarak lanse edildi. Arap Baharı’nın sonunda görülen o ki; Arap coğrafyasına zulüm, fakirlik ve kukla liderler getirilmişti” diye hazin bir gelişmeyi aktarıyordu.
Yahut “Şehrin, tarihin ve kültürün derin izlerini taşıyor olmasını beklerken beni yokluğun, ezilmişliğin, sömürgecisine gizli hayranlığın kalıntıları karşıladı” diye sitem ediyordu(s. 122, 124)
Ya da mesela “Çağ boyunca gelişerek yalnızca bir ticaret merkezi değil, aynı zamanda kültür ve ilim merkezi haline gelen Strazburg” için; niçin “Sınırlar değişti, bayraklar değişti, idareler değişti; fakat şehir değişmedi” diyordu.
***
Yazarla birlikte (sayfalarda) seyahat ederken fark etmeksizin bir haritanın da elinize tutuşturulduğunu, akabinde kalbinizde zarif işaretler bulduğunuzu anlıyorsunuz.
Her şehirdeki özge güzellik, mekânın ataların dersleri, dağın taşın nutku, şehirlerin ruhu, şehir insanlar âbideler ziyalılar…
Renkli açılımları barındıran, manevî bir tecrübeyi de yansıtan şiirli bir şenlik Kendini Bulan Şehir.
Gönlümüze kütüphanemize hoş (esintilerle) geldi, safalar getirdi.