Kanlı Pençeler

Kanlı Pençeler

Hepi topu, aralık bırakılmış olan bir kapının eşiğinde göz göze, el ele ve pek tabii kalp kalbe gelinmemiş olan kısacık buluşma -çarpışma- anı, sonsuz bir hızla mayalanıyor ve akıl almaz bir şekilde üreyerek, uzun soluklu, kalıcı(?) bir zaman kesitinin -geçitinin- içine doğru çekiyor beni. Neşeyle ve sıcaklıkla buyur eden, sonuna dek açılmış olan bir kapının yaptığı gibi, öyle istekli ve davetkâr bir tavırla bir geçitten içeriye doğru alıyor beni o sırada, varlık sahasındaki o kısacık ama soyut düzlemdeki mayalanmış ve genişlemiş olan zaman. Bir yanda eşik, bir yanda geçit... Tabii anlatınca da garip oluyor. Ayırdındayım bunun. Fakat anlatmasam da epey tuhaf, zaten!

Mazideki, incelik ve zarafet dolu, hassas, naif ve kibar parmakların başkalaşıp evrildiği o kanlı pençelerin varlığını seziyorum hemen, kapı kolunun üzerindeki. Bakmadan görmek, öyle birşey olsa gerek, o an. Yüzüme çarpılmaya hazır tutulan kapının kolundaki tetikte bekletilen ellerin, ne o sırada ne de gelecekte, bir daha okşamak, sevmek ya da sarılmak gibi muhabbet dolu eylemlerde ve girişimlerde bulunmayacağını, o geçitin içindeki geniş ama kapı eşiğindeki dar zamanın içinde yudum yudum idrak ediyorum, kesin ve keskin bir sezgiyle. Ellerin sahibinin, tıpkı o ellerin kendisi kadar değişerek, bizatihi bir ele; yabancıya dönüştüğünü algılıyorum bir kez daha, kim bilir kaçıncı defa! Zaten buruk olan kalbimi daha fazla burmuyor bu durum ve fakat. Bir acıya alışmış olmak ne acı, hem de ne rahat.

Pektabii, kapının bir an önce yüze çarpılması arzulanan, alıp diken üzerine koyan o yürek burkucu sahnede, hoşbeş etmeyi kim kaybetmiş ki biz bulalım? Kapının kolunda, bir silah tetiğine dokunur gibi okşayıp yoklayan; maziyi yok sayan, kapının öyle nankörce yüzüme çarpılması için uygun an'ı kollayan kanlı bir pençe vardı, diyorum. Bakmadım ama biliyorum. Havadaki o sebepsiz ama sarih ve yoğun hasımlığı koklamamak için, nefesi tutmak gerekirdi o sırada ancak.

Eşiğin ev sahipliği yaptığı o sahnenin, göklerce alkışlanıp sırtı sıvazlanacak hiçbir aferini yoktu ama geçitten söz etmeliyim daha çok, belki. O sebepsiz yabancılaşmayı ve dahi bir o kadar sebepsiz düşmanlığı kanıksamış olmanın getirdiği umursamazlık duygusunun hediye ettiği, o, kalbin artık burulmaması hissini, anlatmalıyım...

Eh, belli ki kanınız donmuştur, vaktiyle. Artık donuk ve akmayan kan da daha ne kadar can verip yaşar ya da yaşatabilir ki bir duyguyu? Demek ki kan dondurucu bir etkisi olmuştur ilk ve müteakip şokların, vukuatların, hep! Birinci, ikinci ve bunların peşi sıra (-)inci (-)inci dizilen bilmem kaçıncı darbenin ardından, fazla nazın usandırdığı o aşıkla hemhal olmuş gibisinizdir, bir bakıma. Bunlara bir gerekçe arar dururken, herhangi sonuca ve cevaba ulaşamamanın meydana getirdiği 'usanmak' kısmında... Tüm o dokuzluk depremlerin ve türlü afetlerin sebep olduğu yeryüzü değişimleri, içinde daha fazla yaşanamaz bir habibat sunmuştur ve gerekçe sorgulayacak lüksünüz kalmamıştır artık. Yaşama insiyakının getirip omuriliklerinize bıraktığı bir refleksle, kaçıp terk etmişsinizdir o distopik diyarı, çoktan. O güzelim ellerin, kanlı birer pençeye döndüğü diyarı. Somut eşikteki soyut geçit, bu gerçekleri, aklınızda hala mıh gibi çakılı mı diye son bir yoklama yapmış ve alnınızın akıyla sınıf atlamışsınızdır, oracıkta. Zira herşey aklınızdadır. Unutmamanın laneti değil de kutsiyetidir, o sırada...

Hasılı, o geçit okulunda bir sınıf yükselmiş olmak; yüksekliği ve derinliği 360 derecelik panoramik bir görüşle aynı anda kesebilme hünerini armağan etmiştir size aslında, o eşikte.

Yorum Yap
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar (1)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.

Yazarlar Haberleri