Camın arkasında bir delikanlı, otobüs hızla yol alıyor… Güneş değiyor cama, sıcak, çok sıcak. Perdeyi yüzüne çekiyor gözleri dışarıda.
Kalabalık şehrin yolundan geçiyor otobüs, yoğun yorgun insanlar. Birilerinin hayallerinin yetişemediği servetlerde yorgun yüzler. Her şeye sahip olmak nasıl şey anlamıyor köşedeki ayakkabı boyacısı, ama mutlu ama yorgun değil. Karşıda küçük seyyarında halka tatlı satan amcayla atışıyorlar, korna seslerine insan gürültülerine aldırış etmeden.
Gözlerinin karasına kara bir kare düşüyor delikanlının; kavga var. Esnafın yoğun olduğu bir yer, kulakların duymaktan hayâ ettiği galiz sözler… Edeple telif edilemeyen görüntüler.
Oradan da geçiyor, yol kenarındaki parka paralel yoldan ilerliyor otobüs. Mahalle çocukları… çocuklar. Düşmekten korkmuyorlar, sanki kaybedecek hiçbir şeyleri yokmuş gibi. Özenli yürümüyorlar, uygunsuz görünmekten çekinmiyorlar. Kimseye verecek hesapları yok gibi, doğanın en doğal varlıkları gibi…
Sonra bir çift delikanlı, sanki sevgililer. Anlamadan anlamak istemeden çekiliyor camdaki gözler.
Şehir bitiyor sessiz yolculuk devam ediyor. En arkada oturan delikanlı ağlamaya başlıyor, sessiz. Gözyaşlarını sadece yorum yapmayı bilmeyen doğa görüyor; ağaçlar, çiçekler, çeşmeler…
Darmadağın görüntüler darma duman ediyor kalbini. Bir soru oturuyor hayatın beynine; kalbini tasvir etmeye cesaretin var mı?
Korkunç bir soru, beyni çatlayacak gibi oluyor hayatın. Ya kalbim yoksa? Hz. Mevlana’nın bir sözü tokatlıyor bu savunmayı; ‘Aklın yoksa yandın, ya kalbin yoksa!?’
Kalbin var senin, tasvir et o zaman. Gör bakalım aklınla ne kadar arkadaş kalbin…
Tasvir etmeye cesaretimiz var mı kalbimizi? Ya da sahiden bir tasviri var mıdır acaba, bir tanımı var mıdır? Meşguliyetlerimizin maşası eylediğimiz kalbimiz hangi renge bürünmüş acaba? Neyi tuttuk onunla? Neyi nerden aldık, nereye koyduk? Hangi olmaz duygulara değdirdik, hangi kor eden tutkuları tuttuk?
Sahiden kalbimizi tasvir etmeye cesaretimiz var mı acaba? Acaba kalbimizi bir kaba koyup insanların içinde rahatça; ‘işte kalbim’ diyerek dolaştırabilir miyiz? Biz dolaştırırken vicdanımız mutlu olur mu?
Ne kadar zor şey değil mi? Herkes görecek herkes bilecek her şeyimizi. Ama her şeyimizi! Hayal ettiklerimiz, düşlerimize düşürdüğümüz, baktığımız, yorum yaptığımız, sesli ya da sessiz konuştuğumuz her şeyimizi.
Evet, herkes bilecek, sen bildirmek istemesen de vefasız dünyanın eşiğinden çektiğinde gözlerini kalbin ulu orta serilecek meydana. Rabıta yap gör kendini; ölüm rabıtası. Sen de inanmayacaksın ‘iyi biliriz’ sözlerine. Seni oyuncak gibi kullandı dünya, ağarttı saçlarını, büktü belini ama yine de tapınağın oldu, vazgeçemedin, vefasız olduğunu geriye dönmeyen bir saniyeden bile çıkaramadın, beyazlayan saçlarının siyaha döndürememesinden anlayamadın… Aldı götürdü seni, yedi ömrünü burada sonra da yerin dibinde de böceklere yedirdi seni. Dünyada kalbin kaldı.
Şimdi herkes kalbine bakıyor. Senin hatırlamadığın, es geçtiğin, önemsemediğin her şeyi herkes görüyor.
Duymak ister misin söylenenleri? Biliyorum hayır diyeceksin. O zaman sana bir müjde; hala yaşıyorsun! Ölmedin bak, ne güzel. Fırsatın var kalbine dokunmaya. Dokun, yaralı bereli yerleri tamir et hadi. En Güzel’in boyasını çal kalbine, ciks olsun yeniden… Tasvir et sonra mutlu şekilde, vicdanın onur duysun senden. Sonra bırak git kalbini. Sen git kalbin kalsın. Çünkü yeryüzü, vicdanların onur duyduğu kalplere muhtaç!