Uzun süredir, seçimle yattık, seçimle kalktık. Bu süreç de bitti. Ülkemiz için hayırlı olsun. Tek temennim, inşaallah AB(D)-İsrail ittifakının başını çektiği “Büyük Ortadoğu Projesi” başarılı olmaz. Çünkü tehlike kapımıza dayandı. Suriye’deki olaylar sınırımızı tehdit eder hale geldi. Kamuoyumuz seçim ile meşgul olurken, bu olaylara ilgisiz kalındı.
Neyse aynı konularda zihninizi zorlamak istemiyorum. Sizleri bu psikolojiden uzaklaştırmak, siyasetin karmaşık dünyasından alarak, insanın iç dünyasına doğru bir yolculuk yapmak istiyorum.
Akıp giden zaman dilimi içinde, yaşamın değişik alanlarında karşımıza çıkan insanlara, kendilerinden çok üstlendikleri rollerine göre anlam yükleriz. İnsanların üstlendikleri rollere verdiğimiz önemi ön planda tutarız. Ruhsal derinliğinin gerçeklerini reddederiz. Anlamlar ve değerler yüklediğimiz insanlardan, beklenilmeyen duygusal veya davranış tepkilerine şahit olduğumuzda, hemen hayrete kapılır, ifadede zorlanırız. Kendi kendimize mırıldanır ve “yahu ben bu insanı bugüne kadar nasıl da tanıyamamışım!” deriz ve kendi kendimizi sorgularız.
Burada yapılan en büyük yanlışlık; insanları sadece dıştan şahit olunan rolleri ile değerlendirmektir. Mesela bir konferansta kürsüye çıkarak, dünya barışından, dünya kardeşliğinden bahsederek, dünyayı bir barış köyüne dönüştürmek istediğini ifade eden bir konuşmacıyı, sadece bu sosyal ortamdaki davranışı ile değerlendiririz. Bu insanın, insan sevgisi ve dünya barışından yana olduğunu kabul ederiz. Oysa bir gün bir yerde seyredeceğiniz veya okuyacağınız bir haberle, o çok iyi ve değerli birisi diye zihninizin köşesine oturttuğunuz insanın, dünyayı kana bulamaya ve insanları iliklerine kadar sömürmeye çalışanların, en büyük destekçisi rolüne soyunduğunda, yanılmış olmanın dayanılmaz ezikliğini bütün ağırlığı ile hissederiz.
Çevrenize şöyle bir bakın! Gözlerinizin içine baka baka; vatan diyen, millet diyen, bayrak diyen, mukaddes değerler üzerine yemin eden insanların, kendi değerlerini yok etmeye çalışanlarla, ortak bir zeminde buluşup, onların yazdığı senaryolarda rol üstlendiğini görürsünüz. Şayet “dolaylı insan” değilseniz mutlaka görürsünüz. Bu tip insanların yüzlerinin dıştan maskelendiği anlarsınız.
Aslında her insan, kendi başına farklı bir dünyadır. Kendine özgü duyguları, düşünceleri ve davranış potansiyeli vardır. Ancak insanların arasındaki asgari benzerlik, sosyal gruplaşmaların ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktır. Mesela bir köy kahvesinde, aynı masa etrafında toplanmış insanlar, görünürde birbirlerine son derece uyumluymuş gibi görünseler de, her biri kendi evine döndüğünde veya yalnız kaldıklarında, kahvede uyum içinde göründükleri insanları sorgulamaya ve eleştirmeye başlarlar. Bu özellik, insanın derinlik psikolojisinin bir gerçeğidir. Görünürde herkesin şiddetle reddettiği ancak gizliden gizliye de insanları yönlendiren ve kendi aralarında kıyasıya bir savaşın yaşanmasına neden olan gerçek bir potansiyeldir. İnsanlar genellikle zihinlerinin derinliklerinde taşıdıklarını, dış dünyaya karşı reddederler.
İnsanoğlu gerçekten çok karmaşık dinamikleri olan bir muammadır. Bunu niçin söylüyorum? Siz hiç insanlık tarihi boyunca, “ben savaş taraftarıyım, ben rüşvetten yanayım, rüşvet benim hakkım” diyen bir yöneticiye, bir siyasetçiye rastladınız mı? Böyle diyene rastlamadık ama dünyada savaşın olmadığı, rüşvetin dönmediği bir dönem olmadı! Öyle ise bu kadar savaşın emrini verenler, bu kadar rüşvet alıp cebine indirenler uzaydan mı geldi? İşte burada kafanız yine karıştı. Yani dış dünyaya sözel olarak ifade edilenler ile ruhsal derinliklerin gerçeklerinin neden olduğu davranışlar, birbirinden farklıdır. İşte bundan dolayı, sosyal ve siyasi yaşamımız hep skandallar ve hayal kırıkları ile doludur.
İnsanların bu psikolojilerini iyi bilen bilim adamlarının oluşturduğu komisyondan faydalanan küresel güçler; psikolojik harpten reklam dünyasına kadar olan bütün mevzileri ele geçirmiş ve dünyaya yön vermektedirler.
Sözümüzü Eflatun’un bir sözü ile bitirelim: “Gövdeyi öldürenlerden korkmayınız, ruhu öldürenlerden korkunuz.”
Neyse aynı konularda zihninizi zorlamak istemiyorum. Sizleri bu psikolojiden uzaklaştırmak, siyasetin karmaşık dünyasından alarak, insanın iç dünyasına doğru bir yolculuk yapmak istiyorum.
Akıp giden zaman dilimi içinde, yaşamın değişik alanlarında karşımıza çıkan insanlara, kendilerinden çok üstlendikleri rollerine göre anlam yükleriz. İnsanların üstlendikleri rollere verdiğimiz önemi ön planda tutarız. Ruhsal derinliğinin gerçeklerini reddederiz. Anlamlar ve değerler yüklediğimiz insanlardan, beklenilmeyen duygusal veya davranış tepkilerine şahit olduğumuzda, hemen hayrete kapılır, ifadede zorlanırız. Kendi kendimize mırıldanır ve “yahu ben bu insanı bugüne kadar nasıl da tanıyamamışım!” deriz ve kendi kendimizi sorgularız.
Burada yapılan en büyük yanlışlık; insanları sadece dıştan şahit olunan rolleri ile değerlendirmektir. Mesela bir konferansta kürsüye çıkarak, dünya barışından, dünya kardeşliğinden bahsederek, dünyayı bir barış köyüne dönüştürmek istediğini ifade eden bir konuşmacıyı, sadece bu sosyal ortamdaki davranışı ile değerlendiririz. Bu insanın, insan sevgisi ve dünya barışından yana olduğunu kabul ederiz. Oysa bir gün bir yerde seyredeceğiniz veya okuyacağınız bir haberle, o çok iyi ve değerli birisi diye zihninizin köşesine oturttuğunuz insanın, dünyayı kana bulamaya ve insanları iliklerine kadar sömürmeye çalışanların, en büyük destekçisi rolüne soyunduğunda, yanılmış olmanın dayanılmaz ezikliğini bütün ağırlığı ile hissederiz.
Çevrenize şöyle bir bakın! Gözlerinizin içine baka baka; vatan diyen, millet diyen, bayrak diyen, mukaddes değerler üzerine yemin eden insanların, kendi değerlerini yok etmeye çalışanlarla, ortak bir zeminde buluşup, onların yazdığı senaryolarda rol üstlendiğini görürsünüz. Şayet “dolaylı insan” değilseniz mutlaka görürsünüz. Bu tip insanların yüzlerinin dıştan maskelendiği anlarsınız.
Aslında her insan, kendi başına farklı bir dünyadır. Kendine özgü duyguları, düşünceleri ve davranış potansiyeli vardır. Ancak insanların arasındaki asgari benzerlik, sosyal gruplaşmaların ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktır. Mesela bir köy kahvesinde, aynı masa etrafında toplanmış insanlar, görünürde birbirlerine son derece uyumluymuş gibi görünseler de, her biri kendi evine döndüğünde veya yalnız kaldıklarında, kahvede uyum içinde göründükleri insanları sorgulamaya ve eleştirmeye başlarlar. Bu özellik, insanın derinlik psikolojisinin bir gerçeğidir. Görünürde herkesin şiddetle reddettiği ancak gizliden gizliye de insanları yönlendiren ve kendi aralarında kıyasıya bir savaşın yaşanmasına neden olan gerçek bir potansiyeldir. İnsanlar genellikle zihinlerinin derinliklerinde taşıdıklarını, dış dünyaya karşı reddederler.
İnsanoğlu gerçekten çok karmaşık dinamikleri olan bir muammadır. Bunu niçin söylüyorum? Siz hiç insanlık tarihi boyunca, “ben savaş taraftarıyım, ben rüşvetten yanayım, rüşvet benim hakkım” diyen bir yöneticiye, bir siyasetçiye rastladınız mı? Böyle diyene rastlamadık ama dünyada savaşın olmadığı, rüşvetin dönmediği bir dönem olmadı! Öyle ise bu kadar savaşın emrini verenler, bu kadar rüşvet alıp cebine indirenler uzaydan mı geldi? İşte burada kafanız yine karıştı. Yani dış dünyaya sözel olarak ifade edilenler ile ruhsal derinliklerin gerçeklerinin neden olduğu davranışlar, birbirinden farklıdır. İşte bundan dolayı, sosyal ve siyasi yaşamımız hep skandallar ve hayal kırıkları ile doludur.
İnsanların bu psikolojilerini iyi bilen bilim adamlarının oluşturduğu komisyondan faydalanan küresel güçler; psikolojik harpten reklam dünyasına kadar olan bütün mevzileri ele geçirmiş ve dünyaya yön vermektedirler.
Sözümüzü Eflatun’un bir sözü ile bitirelim: “Gövdeyi öldürenlerden korkmayınız, ruhu öldürenlerden korkunuz.”