Allah'ın veli kullarından Hz. Mevlâna'nın vuslatı (Sevgiliye kavuşma) nın 736. sene-i devriyesi, Konya Mevlâna Kültür Merkezinde 10 gün süren etkinliklerle kutlandı. Bu akşam yapılacak Şeb-i Arus töreniyle anma programları sona ermiş, Hz. Mevlâna anılmış ve anlatılmış olacak…
Hz. Mevlâna'nın vuslatının sene-i devriyesinde yapılan anma programlarının, ben İmam-Hatip Okulu öğrencisi olduğum yıllarda (1951-1957) başladığını hatırlıyorum. Yılını kesin bilmiyorum ama Şahin Sinemasında icra edilen bir anma programında Konya İmam-Hatip Okulundan bir öğrenciye (Hayreddin Karaman), Hz. Mevlâna'yla ilgili açılan kompozisyon yarışmasında birinci geldiği için bir saat hediye edilmişti.
Şahin Sinemasındaki anma programlarından sonra bir de 1960 lı yıllarda kapalı spor salonunda yapılan anma merasimlerinden birine daha katılmıştım. İhtifallere seyrek katılmam, herhalde Hz. Mevlâna'ya uzak duruşumdan veya soğuk bakışımdan değil de Konyalı oluşumdan olsa gerek. Hani çıra dibine karanlık derler ya. Onun gibi. Halbuki Hz. Mevlâna'nın çırası, her gece, herkese ışık verir ve dibi de karanlık olmaz.
İzin verirseniz ve yanlış anlaşılmazsa, bu güzel anma merasimlerini organize edenlere veya bu işin sorumlularına ufak bir serzeniş de bulunmak istiyorum. Bendeniz, dâvetiye gönderilmesi gereken anma programlarına konu olan Hazretin felsefesine ve ilâhî aşkına yakışan mevkilerde ve hizmetlerde bulunmuş bir kimseyim. Şu anda da, uzun süredir Konya'nın en çok okunan günlük gazetelerinden Merhaba'da haftada iki gün yazıyorum. Bana dâvetiye gelmiyor. Yanlış anlaşılmasın, bu durumu şahsımdan ziyade benim durumumda olanlar varsa onları da unutmayın ve gönüllerini dâvetiye ile kazanın demek istiyorum.
Bu serzenişten sonra konuya dönmek ve Hz. Mevlâna'nın manevi iklime girmek zor olacak, ama deneyeceğim:
Her sene olduğu gibi bu sene de Hz. Mevlâna'yı, vuslat gecesinde anma programları büyük ilgi gördü, takdir topladı ve beğeni kazandı. Aslında Konya, Selçuklulara başkentlik yapmış olması sebebiyle tarih, kültür ve medeniyet açısından zengin ve önemli bir yerleşim merkezidir. Bu özelliğe ve güzelliğe rağmen Mevlâna ihtifallerinin Konya'nın tanınmasına, yabancı ülkelerden birçok insanın şehrimize gelmesine vesile olduğu da bir gerçek. Hz. Mevlâna'nın kul plânındaki yüceliğine bakın ki; vuslatından 736 yıl sonra da, varlığının sevgilisiyle buluşmasına vesile olan, tasavvufi düşüncesini yaşatan bu topraklara ve bu toprakların insanına hizmete devam ediyor.
Anma programları tasavvuf musikisi konseri, Mesnevi Âyin-i şerifi ve sema gösterileri ağırlıklı olmak üzere her sene bir önceki programın tekrarı şeklinde devam edip gidiyor. Yalnız bu sene Mesnevi sohbetleri ve Uluslar arası Şems-i Tebrizi Sempozyumu, belgeseller, resim, fotoğraf, hat, çini ve seramik alanında meydana getiren eserlerin sergilenmesi etkinliklere zenginlik kazandırmış oldu.
İlgili kurumların, anma programlarının daha dikkat çekici hale gelebilmesi için çaba sarf ettikleri ve araştırma yaptıkları kesin. Hz. Mevlâna felsefesiyle, düşüncesiyle, şiirleriyle, eserleriyle ve ameliyle dünya düşünce iklimine takdim edilirken şu özelliğinin kaybolmamasına veya kalmasına azami dikkat gösterilmeli.
Hz. Mevlâna'nın inanç akidesinin ve ilâhî aşkının özünü belirleyen ve temelini oluşturan şu sözü çok meşhurdur ve felsefesinin esasını teşkil eder:
“Ben yaşadıkça Kur'an'ın kölesiyim.
Ben. Muhammed Mustafa'nın yolunun tozuyum.
Biri benden bundan başkasını naklederse,
Ondan da şikâyetçiyim ve o sözden de şikâyetçiyim.”
Aslında sözün yalnız başına bir günâhı ve bir sorumluluğu yok. Peki Hz. Mevlâna söyleyenden şikayetçi, ama sözden neye şikayetçi? Bu günleri ta o zamandan gören ve başına gelecekleri sezen Hz. Mevlâna sanki tedbir alıyor. Hz. Mevlâ'na felsefesini, inancını, Ahirete bağlılığını ve hayat görüşünü çarpıtmak isteyenlere fırsat vermemek için kim tarafından söylenirse söylensin inancına ters düşen sözden bile şikayetçi olabileceğini ifade ediyor.
Hz. Mevlâna'nın şu sözü de çok popüler:
“Gel, gel, ne olursan ol, gel.
İster kâfir, ister Mecusi, ister putperest ol, gel.
Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir.
Yüz kere tövbeni bozmuş olsan yine gel.”
Hz. Mevlâna'nın bu dâveti, yüz yıllardır evrende yankılanıyor, cevap buluyor, tevhit akidesinden dönmemek ve tövbesini bozmamak üzere gelenler oluyor.
Gönül insanı Hz. Mevlâna, ayırım gözetmeden ve herhangi bir şart koşmadan herkesi Hak Dine dâvet ediyor. “Bizim dinimiz ümitsizlik dini değildir. İnsanların Rablarının huzuruna günâhsız çıkmaları esas gayedir. Tövbeni bozarak yeni bir günâh işlemiş olsan bile, bu günahtan kurtulmanın çaresi yine dergâhtır. Başka bir yer değildir. Yüz kere gelseler gitseler de böyle kimselere kapımız açıktır.” demek istiyor.
Hz. Mevlâna'nın açık kalplilikle, ilâhî aşkla çırpınan yürekle yaptığı bu dâvet, bana Peygamber Efendimizin şu hadîs-i şerifini hatırlattı:
Sevgili Peygamberimiz şöyle buyuruyor:
Eğarr b.Yesar el- Müzeni (R.Anh) dan rivayet edildiğine göre Peygamber Aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:
“Ey insanlar! Allah'a tövbe ve istiğfar ediniz. Ben günde yüz kere tövbe ediyorum.”
Peygamber Efendimizin günde yüz kere tövbe etmeye ihtiyacının olmadığı tartışma götürmez. Efendimiz, bu hadîs-i şerifte bizim tövbeye olan ihtiyacımıza işaret etmiş oluyor. Hz. Mevlâna'da; günde yüz kere tövbeni bozsan yine gel, buyurmak suretiyle tövbenin kul hayatındaki önemini ve tesirini dile getirmiş oluyor. Bu sözde, bir insanı günde yüz kere tövbeye teşvik yoluyla günâhtan mutlaka kurtulmanın ve Allah'ın affına sığınmanın lüzumu vurgulanıyor.
Gönüller Sultanı Hz. Mevlâna'yı, ihtifaller yoluyla değil de, eserlerini okuyarak ve inanç felsefesini düşünerek tanımak lazım.
Hz. Mevlâna'nın vuslatının sene-i devriyesinde yapılan anma programlarının, ben İmam-Hatip Okulu öğrencisi olduğum yıllarda (1951-1957) başladığını hatırlıyorum. Yılını kesin bilmiyorum ama Şahin Sinemasında icra edilen bir anma programında Konya İmam-Hatip Okulundan bir öğrenciye (Hayreddin Karaman), Hz. Mevlâna'yla ilgili açılan kompozisyon yarışmasında birinci geldiği için bir saat hediye edilmişti.
Şahin Sinemasındaki anma programlarından sonra bir de 1960 lı yıllarda kapalı spor salonunda yapılan anma merasimlerinden birine daha katılmıştım. İhtifallere seyrek katılmam, herhalde Hz. Mevlâna'ya uzak duruşumdan veya soğuk bakışımdan değil de Konyalı oluşumdan olsa gerek. Hani çıra dibine karanlık derler ya. Onun gibi. Halbuki Hz. Mevlâna'nın çırası, her gece, herkese ışık verir ve dibi de karanlık olmaz.
İzin verirseniz ve yanlış anlaşılmazsa, bu güzel anma merasimlerini organize edenlere veya bu işin sorumlularına ufak bir serzeniş de bulunmak istiyorum. Bendeniz, dâvetiye gönderilmesi gereken anma programlarına konu olan Hazretin felsefesine ve ilâhî aşkına yakışan mevkilerde ve hizmetlerde bulunmuş bir kimseyim. Şu anda da, uzun süredir Konya'nın en çok okunan günlük gazetelerinden Merhaba'da haftada iki gün yazıyorum. Bana dâvetiye gelmiyor. Yanlış anlaşılmasın, bu durumu şahsımdan ziyade benim durumumda olanlar varsa onları da unutmayın ve gönüllerini dâvetiye ile kazanın demek istiyorum.
Bu serzenişten sonra konuya dönmek ve Hz. Mevlâna'nın manevi iklime girmek zor olacak, ama deneyeceğim:
Her sene olduğu gibi bu sene de Hz. Mevlâna'yı, vuslat gecesinde anma programları büyük ilgi gördü, takdir topladı ve beğeni kazandı. Aslında Konya, Selçuklulara başkentlik yapmış olması sebebiyle tarih, kültür ve medeniyet açısından zengin ve önemli bir yerleşim merkezidir. Bu özelliğe ve güzelliğe rağmen Mevlâna ihtifallerinin Konya'nın tanınmasına, yabancı ülkelerden birçok insanın şehrimize gelmesine vesile olduğu da bir gerçek. Hz. Mevlâna'nın kul plânındaki yüceliğine bakın ki; vuslatından 736 yıl sonra da, varlığının sevgilisiyle buluşmasına vesile olan, tasavvufi düşüncesini yaşatan bu topraklara ve bu toprakların insanına hizmete devam ediyor.
Anma programları tasavvuf musikisi konseri, Mesnevi Âyin-i şerifi ve sema gösterileri ağırlıklı olmak üzere her sene bir önceki programın tekrarı şeklinde devam edip gidiyor. Yalnız bu sene Mesnevi sohbetleri ve Uluslar arası Şems-i Tebrizi Sempozyumu, belgeseller, resim, fotoğraf, hat, çini ve seramik alanında meydana getiren eserlerin sergilenmesi etkinliklere zenginlik kazandırmış oldu.
İlgili kurumların, anma programlarının daha dikkat çekici hale gelebilmesi için çaba sarf ettikleri ve araştırma yaptıkları kesin. Hz. Mevlâna felsefesiyle, düşüncesiyle, şiirleriyle, eserleriyle ve ameliyle dünya düşünce iklimine takdim edilirken şu özelliğinin kaybolmamasına veya kalmasına azami dikkat gösterilmeli.
Hz. Mevlâna'nın inanç akidesinin ve ilâhî aşkının özünü belirleyen ve temelini oluşturan şu sözü çok meşhurdur ve felsefesinin esasını teşkil eder:
“Ben yaşadıkça Kur'an'ın kölesiyim.
Ben. Muhammed Mustafa'nın yolunun tozuyum.
Biri benden bundan başkasını naklederse,
Ondan da şikâyetçiyim ve o sözden de şikâyetçiyim.”
Aslında sözün yalnız başına bir günâhı ve bir sorumluluğu yok. Peki Hz. Mevlâna söyleyenden şikayetçi, ama sözden neye şikayetçi? Bu günleri ta o zamandan gören ve başına gelecekleri sezen Hz. Mevlâna sanki tedbir alıyor. Hz. Mevlâ'na felsefesini, inancını, Ahirete bağlılığını ve hayat görüşünü çarpıtmak isteyenlere fırsat vermemek için kim tarafından söylenirse söylensin inancına ters düşen sözden bile şikayetçi olabileceğini ifade ediyor.
Hz. Mevlâna'nın şu sözü de çok popüler:
“Gel, gel, ne olursan ol, gel.
İster kâfir, ister Mecusi, ister putperest ol, gel.
Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir.
Yüz kere tövbeni bozmuş olsan yine gel.”
Hz. Mevlâna'nın bu dâveti, yüz yıllardır evrende yankılanıyor, cevap buluyor, tevhit akidesinden dönmemek ve tövbesini bozmamak üzere gelenler oluyor.
Gönül insanı Hz. Mevlâna, ayırım gözetmeden ve herhangi bir şart koşmadan herkesi Hak Dine dâvet ediyor. “Bizim dinimiz ümitsizlik dini değildir. İnsanların Rablarının huzuruna günâhsız çıkmaları esas gayedir. Tövbeni bozarak yeni bir günâh işlemiş olsan bile, bu günahtan kurtulmanın çaresi yine dergâhtır. Başka bir yer değildir. Yüz kere gelseler gitseler de böyle kimselere kapımız açıktır.” demek istiyor.
Hz. Mevlâna'nın açık kalplilikle, ilâhî aşkla çırpınan yürekle yaptığı bu dâvet, bana Peygamber Efendimizin şu hadîs-i şerifini hatırlattı:
Sevgili Peygamberimiz şöyle buyuruyor:
Eğarr b.Yesar el- Müzeni (R.Anh) dan rivayet edildiğine göre Peygamber Aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:
“Ey insanlar! Allah'a tövbe ve istiğfar ediniz. Ben günde yüz kere tövbe ediyorum.”
Peygamber Efendimizin günde yüz kere tövbe etmeye ihtiyacının olmadığı tartışma götürmez. Efendimiz, bu hadîs-i şerifte bizim tövbeye olan ihtiyacımıza işaret etmiş oluyor. Hz. Mevlâna'da; günde yüz kere tövbeni bozsan yine gel, buyurmak suretiyle tövbenin kul hayatındaki önemini ve tesirini dile getirmiş oluyor. Bu sözde, bir insanı günde yüz kere tövbeye teşvik yoluyla günâhtan mutlaka kurtulmanın ve Allah'ın affına sığınmanın lüzumu vurgulanıyor.
Gönüller Sultanı Hz. Mevlâna'yı, ihtifaller yoluyla değil de, eserlerini okuyarak ve inanç felsefesini düşünerek tanımak lazım.