Bu hafta siz değerli okuyucularıma nesillere ışık tutan bize Konya şehrini daha anlamlı ve manalı kılan ve şu aralar da sık sık bahsedilen Hz. Mevlana’nın mezarındaki sırları anlatacağım.
Öncelikle Konya’yı ardından bütün Türkiye’yi aşkla, şiirle, müzikle ve edeple dolduran ‘Gez Konya’yı gör Dünya’yı’ diyerek bu şehri bize daha bir anlamlı kıldıran bu değerli şahsiyetin hayatını ele alalım.
Mevlana, Horasan’ın Belh ilinde doğdu. Anadolu’da “Mevlana Celaleddin”, “Celaleddin Rumi”, “Molla Hünkar” gibi adlarla anılır.
Mevlana Celaleddin Rumi, tüm ailesiyle birlikte, daha beş yaşlarında iken 1212’de Belh’ten ayrıldı. 1221 yılında Konya yörelerine gelip yerleşti.
İlköğrenimini, çağının ünlü bir bilgini olan, babası Bahaeddin Veled’den aldı. O dönemin öğrenim geleneğine göre hadis, fıkıh, tefsir, kelam gibi İslam bilimleri okudu. 18 yaşına gelince Şerafeddin Lala Semerkandi’nin kızı Gevher Hatun’la evlenmiş ve 1230 yılında babası ölmüştür. Onun yerine camide vaaz vermeye başladı. Kısa süre içinde çevresinde birçok kimse toplandı.
Celaleddin, bir süre babasının izinden gitti. Onun benimsediği görüşleri yaydı.
Şiirleriyle düşünceleri birbirinden ayrılmaz bir bütündür. Celaleddin, kendinden önce gelmiş Muhyiddin-i Arabi’den etkilendi. Şiirlerinde özellikle “sevgi” kavramı üzerinde yoğunlaşmıştı.
Mevlâna 15 Kasım 1244 yılında Şems-i Tebrizî ile karşılaştı. Mevlâna Şems'te "mutlak kemâlin varlığını" cemalinde de "Tanrı nurlarını" görmüştü. Ancak beraberlikleri uzun sürmedi. Şems aniden öldü. Mevlâna Şems'in ölümünden sonra uzun yıllar inzivaya çekildi.
Yaşamını "Hamdım, piştim, yandım" sözleri ile özetleyen Mevlâna 17 Aralık 1273 pazar günü Hakk'ın rahmetine kavuştu. Mevlâna'nın cenaze namazını vasiyeti üzerine Sadrettin Konevi kıldıracaktı. Ancak Sadreddin Konevi çok sevdiği Mevlâna'yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayılmıştır.
Peki, şimdi asıl konumuza yani bu değerli şahsiyetin mezarındaki sırlara vesile olan olayları ele alalım.
Vakti zamanında mezar odasını merak edip mezara inmek isteyen Sultan 4. Murat’a dönemin alimleri tarafından izin verilmemiştir.
Bunun üzerine Sultan, tespihini açık mezarın kapısından aşağı bırakmıştır.
Tespihi alması için aşağı inen 7 yaşlarındaki çocuğun o günden sonra konuşamadığı rivayet edilmektedir.
İşte bu olaydan sonra ‘mezar odasının sırrı’ iyice merak edilmeye başlanmış. Acaba kız çocuğu orada ne görmüştü de dili tutulmuştu? Bir iddiaya göre, oda çok karanlık olduğu için çocuk çok korkmuş ve geçirdiği travmadan dolayı dili tutulmuştu. Ancak bir başka iddia daha var ki, o ‘mezar odasının sırrını’ daha da koyulaştırıyordu. Selçuklu Türkleri o tarihte mumyalama tekniğini biliyorlarmış. Fatih Sultan Mehmet dahil 7 padişahın naaşı mumyalanmış. Mevlana’nın naaşı da mumyalandığı için muhtemelen öyle duruyordu. Kız çocuğu orada yatan Mevlana’yı görünce bu hale gelmiş olabilirdi.
Bu olay dönemin önde gelen Mevlevilerini harekete geçiriyor ve 1640 yılında mezar odasının ağzı tuğlayla örülüp üzeri kurşunla kaplanıyor. O tarihten sonra mezar odasının ağzındaki kurşun hiçbir zaman kaldırılmadı. Mezar odası, sırlarıyla birlikte belki de ebediyete kadar sessizliğe gömüldü.
Bir başka hadise ise şöyle vuku bulur;
1930′lu yıllarında Mevlana Müzesi’nin Müdürü Yusuf Akyurt odasında tek başına otururken, aklına sandukanın altındaki mezar odası gelir. İçinden ‘Acaba şu odaya bir girsem de içinde ne olduğunu görsem’ diye geçirir. Ancak tepki çekeceğini düşündüğü için kararsızdır.
Tam o esnada kapı çalınır ve içeri, müzenin yaşlı odacısı girer. Bu yaşlı adam aslında, Mevlevi dedesidir. Cumhuriyetin ilanından sonra tekke ve zaviyeler kapandığı için müzeye çevrilen türbede odacı olarak çalışmayı kabul etmiştir. Yaşlı Mevlevi dedesi saygılı bir şekilde içeri girer ve Yusuf Akyurt’un tüylerini diken diken eden şu cümleyi söyler:
‘Sakın oraya inmeyi düşünmeyin…’
Ancak bu şaşkınlık, müdürü kararından vazgeçirmez. Mezara inmek üzere kurşunla kaplı kapağın önüne gelir. Halıyı kaldırır. Tam kapağı açmak üzereyken, bir adam haykırarak içeri girer. Ardından evinin yandığı haberini alır.
Ve makale bitirirken akıllara şu sorular gelmemesi elde değil; Küçük kızın dili niye tutulmuştu? Yaşlı odacı, müdürün içinden geçirdiği düşünceyi nasıl anlamıştı? Tam mezar odasına girmeye niyetlendiğinde nasıl olmuştu da müdürün evi yanmıştı? Tüm bu yaşananlar gerçek mi yoksa çevrede anlatılan bir efsane mi bilinmiyor. Ancak bilinen tek şey Mevlana’nın Mezar odasının 738 yıldır sırrını koruyor olması. Öyle görünüyor ki korumaya da devam edecek.