Yazımıza yine her zaman ki gibi, ‘selam duâsı’yla başlamak istiyoruz müsâdenizle;
‘Aşk olsun. Aşkınız cemâl olsun. Cemâliniz nûr olsun. Nûrunuz ayn olsun.’
Sevgili okurlar uzun süredir şerhini yapmaya gayret sarf ettiğimiz Mevlânâ Hazretlerinin Mesnevisindeki beyitlerden, hilekar veziri yazıyorduk, biliyorsunuz. Bugün de vezirin farklı bir hilesine yazacağız nasipse, Vira Bismillah diyerek başlayalım;
“O vezir kendiliğinden başka bir hile düzdü, vaaz ve nasihati bırakıp halvete oturdu.”
Hilekar vezir daha önceleri İsevîleri birbirine düşürmek, aralarında fesat kumkuması çıkarmak için her birine ayrı ayrı hatta birbirine zıt fikirler ve nasihatlerle onları ifsat etmek için elinden geleni yaptı. Fakat o riyâkar bunlarla yetinmedi, farklı bir hile ile onların yakasını bırakmadı. İsevîleri bozabilmek ve onları birbirine düşürebilmek için ‘halvet’e girdi. Hatta bu iş için kendini yok etmeyi dahi planladı.
“Vezir kırk elli gün halvette oturup görünmedi, o halvete girince müridleri ateşe girmiş gibi oldu.”
Böylesine olağan dışı bu hâdise karşısında, vezirin müridleri şaşkına döndüler. Gözlerinde hileci veziri daha da büyüttüler, onu daha fazla hayallediler, neticede onu görmeye karşı daha bir iştiyak duydular.
“Halk vezirin hallerinin, sözlerinin, tavırlarının özleminden, arzusundan deli divâneye döndü.”
Hakikaten bir insan, sevdiği kişiye eğer sırf ‘Hak aşkı’ ile bağlanırsa, elbette onu görmek ondan faydalanmak, nasihatlerindan istrifâde etmek ister. Uzun süre göremezse pek tabî ki onu görmeye sohbetinden yararlanmaya aşk ve özlem duyar.
“Halk vezirin hasretinden ağlıyor, görünmesi için yalvarıyordu, vezirse riyâzattan, nefsine cefâ vermekten iki büklüm olmuştu.”
Hilekarlar, yalancı şeyhler, aldatıcılar, etraflarındakileri kandırmak için her türlü tuzağa baş vururlar hatta bu iş için kendilerini helak etmeye dahi katlanırlar. Neden? Amaçları karşısındakileri bozmak, onların doğru istikâmetlerinin yanlış olduğuna inandırmak adına olmadık işlere kalkışırlar. İşte Hazret Mevlâna böylesi sahte şeyhlere, hilecilere karşı halkı uyarmak düşüncesiyle bu beyitleri serdediyor.
“Müridler halvetten çıkmayan vezire; ‘Sensiz karanlıktayız, nûrumuz yoktur, asâyı çeken olmayınca körün durumu ne olur?’ Dediler”
Hilekar vezirin hasretine dayanamayan müridleri; ‘Sen bizim nûrumuz, ışımızsın. Sen olmazsan biz ne yaparız? Sensiz biz aynen sopasından tutan olmazsa yürüyemeyen âmâlar yâni körler gibiyiz, çâremiz ve nûrumuz sensin.’ Dediler.
“Allah aşkına, sırf ikram etmiş, iyilik etmiş olmak için halvette kalıp bizi daha çok kendinden ayrı tutma!”
Yalnızca Allah rızâsı için başımıza merhamet gölgeni döşe, diyerek, sâdece Hak sevgisiyle hareket eden zavallı müridler, sevgileri sâhici olduğundan bu hilekar vezire yalvarıp yakarırlar. Halbuki onlar gerçekten büyük bir yanlışlığın içindeydiler.
“Biz çocuk gibiyiz ve sen bize sütanne gibisin, başımıza merhamet gölgeni döşe, bizi gölgesiz bırakma.”
Bize nasihatlerinle iltifat et, selâmet, huzura ve saadete ulaştır.
“Vezir cevâben; ‘Benim rûhum siz dostlarımdan uzak değil, gönlüm sizinle berâber, ancak halvetten dışarı çıkmama izin yoktur.’ Dedi.”
Hilekar ve yalancı vezirin sanki mânevî makamlardan emir almış gibi hareket etmesinin altında yatan yeni hileler, tuzaklar, aldatıcı fikir ve yanlış sapkın davranışlar vardı. Onun gâyesi İsevîlere zarar vermek, onların doğru itikadlarını bozmaktı.
Efendim bugünlük bu kadar olsun, haftaya nasipse devam etmek üzere, sizleri en güzele emânet ediyorum. Cumânız mübârek olsun.