Hazar Denizi ve Ekolojik Jeopolitik

Hazar Denizi ve Ekolojik Jeopolitik

Çevresel Güvenlik ile Enerji Rekabeti Arasında Kapalı Bir Havzanın Geleceği

Hazar Denizi, yaklaşık 371.000 km²'lik yüzölçümüyle dünyanın en büyük kapalı su kütlesidir. Kendine özgü acı-su faunası ve yüksek endemizm oranıyla ekolojik açıdan olağanüstü bir değer taşır. Havzaya özgü çok sayıda balık ve omurgasız tür, başka hiçbir yerde bulunmaz. Bir zamanlar küresel havyar stokunun büyük bölümünü sağlayan mersin balığı popülasyonları, havzanın tek deniz memelisi olan ve sayısı milyonlardayken eriyip giden fok balıkları bu çeşitliliğe örnek olarak karşımıza çıkar. Buna karşılık, tabanında ve kıyılarında barındırdığı zengin petrol ve doğal gaz rezervleri, Hazar'ı küresel enerji jeopolitiğinin kritik düğüm noktalarından biri haline getirmiştir. Bu ikili konum, çevresel kırılganlık ile stratejik rekabetin aynı coğrafyada üst üste binmesi anlamına gelir.

İklim değişikliği, havzanın geleceğini tehdit eden en yapısal etkendir. Kapalı bir havza olarak Hazar, su bütçesini büyük ölçüde buharlaşma, yağış ve nehir girdileri arasındaki dengeye borçludur. ‘Küresel ısınmayla’ artan buharlaşma ve başlıca besleyici olan Volga Nehri'nin azalan debisi bu dengeyi bozmuştur. Araştırmalar, deniz seviyesinin yüzyıl sonuna kadar ılımlı senaryoda yaklaşık 8 metre, kötümser senaryoda yaklaşık 14 metre düşebileceğini; modeller arası üst aralığın 21 metreye ulaştığını öngörmüştür. Bu büyüklükte bir düşüş, kuzey Hazar şelfinin tümüyle kuruması ve toplam yüzey alanının önemli ölçüde daralması anlamına gelir ki bu da denizin ve barındırdığı canlıların ekolojik dengesinin ve yaşam alanının tamamen yok olması demektir.

Ekolojik jeopolitik kavramı, çevresel sorunların devletlerarası güç ilişkilerini nasıl biçimlendirdiğini açıklamak için geliştirilmiş analitik bir çerçevedir. Hazar örneğinde bu kavram, Trans-Hazar boru hattı tartışmasında somutlaşır: Türkmenistan ve Azerbaycan için enerji bağımsızlığı vadeden proje, Rusya ve İran tarafından çevresel gerekçelerle yıllarca engellenmeye çalışılmıştır. Böylece ekoloji argümanı, çevre korumadan çok bir jeopolitik araç işlevi görmüştür. Bu durum, çevre söyleminin stratejik çıkarlarla ne ölçüde iç içe geçebileceğini açıkça gösterir.

Hazar'ın çevresel boyutu enerji ve hukuki statü tartışmalarının gölgesinde kalmış; çevre bozulmasının diplomatik bir araç olarak kullanılması, iklim kaynaklı su seviyesi düşüşü ve biyoçeşitlilik kaybının bölgesel güvenlik sonuçları müstakil bir konu olarak yeterince ele alınmamıştır.

Geleneksel jeopolitik, coğrafyayı devletlerin güç mücadelesinde bir kaynak ve sahne olarak ele alır; mekân, ele geçirilecek ya da kontrol edilecek bir varlıktır. Eleştirel jeopolitik geleneği ise bu yaklaşımı tersine çevirerek mekânın nasıl temsil edildiğine, hangi söylemlerle “tehdit” ya da “çıkar alanı” olarak kurulduğuna odaklanır. Bu çerçevede ekolojik jeopolitik, doğal çevrenin bozulmasının hem güç ilişkilerinden beslendiği hem de bu ilişkileri yeniden biçimlendirdiği iki yönlü bir süreç olarak kavrar. Hazar örneğinde; bir yanda kıyıdaş devletlerin kaynak çıkarma yarışı çevresel bozulmayı hızlandırır; öte yandan bozulan çevre, devletler arasında yeni anlaşmazlık ve pazarlık konuları oluşturur. Hazar'da çevre sorunları kimi zaman gerçek bir güvenlik tehdidi olarak değil, başka çıkarları meşrulaştıran bir dil olarak güvenlikleştirilmektedir.

Hazar havzasının enerji jeopolitiği, beş kıyıdaş devletin (Azerbaycan, Rusya, Kazakistan, Türkmenistan ve İran) birbiriyle örtüşmeyen çıkar ve kapasitelerinden doğar. Rusya, hem bölgedeki en güçlü askeri-siyasal aktör hem de Avrupa gaz piyasasındaki konumunu korumak isteyen yerleşik bir tedarikçidir.

İran, uluslararası yaptırımlar ve teknolojik kısıtlar nedeniyle Hazar'daki hidrokarbon potansiyelini büyük ölçüde işletememiştir. Azerbaycan, Sovyet sonrası dönemde yabancı yatırımı erken çeken ve ihracat altyapısını batıya yönlendiren bir model geliştirmiştir. Türkmenistan, dünyanın en büyük gaz rezervlerinden birine sahip olmasına karşın ihracatını uzun süre tek bir alıcıya, Çin'e bağımlı biçimde sürdürmüştür. Kazakistan ise petrol ağırlıklı ekonomisini deniz tabanındaki büyük sahalara dayandırmaktadır. Bu farklı konumlar, ortak bir havza yönetimini güçleştiren yapısal bir çıkar çatışması oluşturur. Rezervlerin büyük bölümünün kuzey ve orta havzada yoğunlaşması, paylaşımı baştan itibaren eşitsiz kılmıştır.

Hazar enerji jeopolitiğinin en kalıcı tartışması, Türkmen gazını deniz tabanından geçecek bir boru hattıyla Azerbaycan üzerinden Avrupa'ya taşımayı öngören Trans-Hazar projesidir. Proje, teknik ve ticari açıdan mantıklı görünmesine karşın, 1990'lardan bu yana hayata geçirilememiştir. Bunun başlıca nedeni, denizin hukuki statüsündeki belirsizlik ve Rusya ile İran'ın itirazlarıdır. Bu iki devlet, projeye çoğunlukla çevresel gerekçelerle karşı çıkmış; ancak bu itirazların asıl saiki, Avrupa pazarındaki paylarını ve bölgesel etkilerini korumak olarak değerlendirilmektedir.

Hazar'ın hukuki statüsü, Sovyet sonrası dönemin en uzun soluklu uluslararası hukuk tartışmalarından biridir. Sorunun özü, Hazar'ın “göl” mü yoksa “deniz” mi sayılacağıdır; çünkü bu tanım, uluslararası hukukun hangi kurallarının uygulanacağını ve kaynakların nasıl paylaşılacağını belirler. Beş kıyıdaş devlet, yirmi iki yıl süren müzakereler ve onlarca toplantının ardından 12 Ağustos 2018'de Kazakistan'ın Aktau kentinde Hazar Denizi'nin Hukuki Statüsü Hakkında Konvansiyon'u imzalamıştır. Yirmi dört maddeden oluşan belge, Hazar'a ne tam anlamıyla deniz ne de göl muamelesi yapan kendine özgü (sui generis) bir statü tanımış; bölgesel güvenlik, seyrüsefer, balıkçılık, çevre koruma ve deniz altı boru hatları gibi birbirine bağlı alanları tek bir çerçevede toplamıştır. Konvansiyonun en temel sınırlılığı, çevresel hedefleri uygulanabilir kurallara dönüştürmekte işlevsiz olmasıdır. Ortak bir izleme metodolojisinin, bağlayıcı kirlilik standartlarının ve bir uyuşmazlık çözüm mekanizmasının bulunmaması, metni iyi niyetli bir çerçeveden öteye taşıyamamaktadır.

Hazar'ın temel açmazı yapısaldır. Kıyıdaş devletlerin ekonomik refahı, büyük ölçüde havzadan çıkarılan ve satılan fosil yakıtlara dayanır; oysa bu yakıtların hem çıkarılması hem de küresel ölçekte yakılması, havzanın sağlığını doğrudan tehdit eder. Böylece kıyıdaş devletler, kalkınmalarını finanse eden kaynağın aynı zamanda yaşam alanlarını çökerten etken olduğu bir paradoksla karşı karşıyadır.

Bu tablo karşısında Türkiye, hem bir enerji koridoru hem de bölgesel diplomasi aktörü olarak özgün bir konuma sahiptir.

- Türkiye, Trans-Hazar projesini salt bir enerji girişimi olarak değil, çevresel güvence standartlarını da içeren bütüncül bir çerçeve içinde savunmalıdır.

- Türkiye, Türk Devletleri Teşkilatı zeminini kullanarak Azerbaycan, Kazakistan ve Türkmenistan ile çevresel izleme ve veri paylaşımı konusunda bir işbirliği platformu öncülüğü üstlenebilir.

- Türkiye enerji çeşitlendirme stratejisini, Hazar gazını bir gaz ticaret merkezi (hub) vizyonuyla bütünleştirerek sürdürmelidir.

- Türkiye bu enerji vizyonunu çevresel sorumlulukla dengelemeli ve uluslararası kuruluşların yürüttüğü bölgesel eylem planlarına aktif destek vermelidir. Çevresel sürdürülebilirliği gözeten bir enerji diplomasisi, Türkiye için yalnızca bir ahlaki tercih değil, aynı zamanda rasyonel bir uzun vadeli stratejidir.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

Yazarlar Haberleri