Halife Harun Reşid devrinde yaşamış olan Behlül Dânâ’nın sözleri yüzyıllardan beri dillerde dolaşır durur. Hakkında bilgisi olmadığı için ona “Deli” yaftası yapıştıran çok kişi sözlerini “Deli saçması” olarak kabul eder. Ancak Behlül Dânâ, Allah aşkıyla sarhoş olmuş bir meczûb velîdir ve her sözü de düşündürüp, ibret alınacak ayrı birer hikmet yumağıdır. Bu sebeple saçma olarak yorumlamak yanlış olur. Keşke, günümüzde de bir Behlül Dânâ olsaydı da ülkenin kaderinde söz sahibi olanlar ondan biraz örnek alsaydı. Asıl adı Ebû Vüheyb bin Ömer Sayrafî olan ve miladî 805 tarihinde Bağdad’da vefat eden Behlül Dânâ’nın, Harun Reşid’in kardeşi olduğu rivayet edilirse de bunun aslı olmadığı ileri sürülüyor. Eymen bin Nâbil, Amr bin Dînâr ve Asım bin Ebî’n Necid’den hadîs-i şerîf öğrenen Dânâ, Harun Reşid’e verdiği nasihatlerle meşhurdur. Şimdi halifenin çok istifade ettiği nasihatlerle ilgili olarak çeşitli kaynaklarda yer alan bilgilere göz atalım:
Doğru yolu göstermek için söylediği sözlerden rahatsız olanlar Harun Reşid’e giderek; “Sultanım, bizim yaptıklarımızın ona ne gibi zararı var? Bizi kendi hâlimize bıraksın. Sonra her koyun kendi bacağından asılır” diye şikâyette bulundular. Bunun üzerine halife, Behlül Dânâ’yı çağırtıp, halkın şikâyetini bildirdi. Sesini çıkarmadan saraydan ayrılan Behlül Dânâ, boş bir dükkâna kestiği koyunları asarak, kapısını kilitleyip gitti. Sıcak sebebiyle birkaç gün sonra koyunlar kokunca durumu Harun Reşid’e arzettiler. Halife, Dânâ’yı çağırarak sebebini sorunca, “Ben bir şey yapmadım. Her koyunu kendi bacağından astım, fakat bir kötünün sâdece kendisine değil, herkese zararının dokunduğunu herhalde anladılar” cevabını verdi.
Harun Reşid, kendisiyle buluştuğu Behlül Dânâ’ya “Çok zamandır seninle görüşmek istiyordum” deyince Behlül, “Ben böyle bir arzu duymadım” cevabını vermesine rağmen Harun Reşid’in, yine nasihat istemesi üzerine Behlül Dânâ, şöyle devam etti: “Ne nasihatı istiyorsun? Bir şu saraya, bir de kabirlere bak. Bunlardan ibret almayan, nelerden alır. Hâlin ne olacak, ey mü’minlerin emiri! Yarın Cenâbı-ı Hakk’ın huzuruna çıkacak, büyük küçük yaptığın her iş ve her şeyden sual olunacaksın. Nasıl cevap vereceksin iyi düşün. Bu hesap zamanında aç ve susuz olacak, çıplak bulunacaksın. Orada bulunanlar sana bakıp gülecek, perişan hâlin meydana çıkacak. Başka nasihatı ne yapacaksın?”
Abdullah bin Mihrân anlatıyor: “Harun Reşid hacca gitmişti. Dönüşünde bir müddet Kûfe’de istirahat etti. Sonra yola çıkacağı zaman herkes kendisini yolcu etmek için sokağa döküldü. Behlül de çıkmıştı. Çocuklar onunla beraber oynayıp eğleniyorlardı. O sırada develer üzerinde halife Harun’un kafilesi gözüktü. Çocuklar da Behlül’ü bırakıp, onun seyrine koyuldular. Bu sırada Behlül, yüksek sesle ‘Ey Harun’ diye seslendi. Harun, yüzündeki perdeyi kaldırarak; ‘Buyur Behlül, ne istiyorsun’ dedi. Behlül, ‘Ey Mü’minlerin Emiri! Eymen bin Nail, Kudame bin Abdülâmir’den bize şu haberi verdi ve dedi ki; Ben Resûl-i Ekrem’i Arafat’tan dönüşte görmüştüm. Kızıl bir deveye binmişti. Yanında kimse dövülmediği gibi, kimse de kovulmazdı. “Yol verin, yol verin” diyen münâdileri de yoktu. Sen de bu usûle riâyet eyle. Bilmiş ol ki; tevâzu ile yolculuk etmen, kibir ile seyahat etmenden hayırlıdır’ diye nâsihatta bulunduktan sonra ‘Bağdat ve etrafını nurlandırıp aydınlatacak hediyeler götürüyor musun?’dedi. Halife ‘Bu hediyeler nasıl olur’deyince de Behlül hazretleri ‘İnsanlara Allah’ın sevgisini, O’ndan korkmayı, onlara örnek olacak şekilde hâl ve hareketler, onlar hakkında temiz ve düşüncelere sahip olmak en güzel hediyedir’ cevabını verdi. Bunları dinleyen Harun Reşid, ağlayarak; ‘Ey Behlül, biraz daha anlat’ dedi. Behlül de ‘Memleketinin bir köşesinde bir mazlum zulme uğrasa sen de memleketin diğer köşesinde bile olsan, Allah bunun hesabını senden soracak. Ahirette, Cennet ve Cehennemden başka gidilecek üçüncü bir yer yoktur. O hâlde hazırlığını buna göre yap’ diye devam etti.”
Muhammed bin Ebî İsmail bin Ebî Fudayl, şunları nakleder: “Bir zaman fiyatlar çok yükselmişti. Sen, insanların rahatlaması için, Allahü teâlâya dua etmez misin? Dedim” O bana ‘Allah’a yemin ederim ki, ben bu işe karışmam. Eğer bir buğday danesi bir dinar olsa, bize emrettiği gibi Allah’a ibadet etsek, o bize vadettiği gibi rızkımızı verir’ cevabını verdi. Sonra ellerini birbirine vurarak; ‘Ey dünyayı ve süslerini toplayan, gözleri uykudan lezzet almayan kimse, nefsinle uğraşıp ahirete bir tedarik yapmadın. Kıyamet gününde Allahü teâlâya ne cevap vereceksin’ dedi.
Yazımızı, duası makbul bir zat olan Behlül Dânâ’nın, bir şiiriyle noktalayalım: “Hırsı bırak da, yorulma/Geçimde tamaha kapılma/Niçin malı cem edersin/Kime topladın bilemezsin/Rızık vaktiyle ayrıldı/Sui zan faydasız kaldı/Her hırs sahibi fakirdir/Her kanaatkâr da zengindir”