Fotoğraf

Hüzeyme Yeşim Koçak

Normal bir ölüm de gözükmüyor. Acıklı, vahim bir tablo. Oyun(cak), fotoğraf değil.

Gözümüzün önünde, bir ağaç dalında, garip garip sallanıp duran, hayatı sönmüş bir adam.

Bu kimsenin mutlaka çevresi, yakınları, geçmişte veya hâlihazırda sevdikleri, “düzeni”, bir “ Adı” vardı. En azından bir zamanlar.

Şahsiyetleri hakkında hikâyeler yazmak, yargılamak bir tarafa, ölüm yeterince acıklı, baş kesmemiz gereken, ihtar edici bir olgu.

“İstanbul’da bir parkta, ağaca asılı bir erkek cesedini, cep telefonlarıyla görüntülemek için, trafiği kilitlediler” diye haber vardı geçenlerde.

Şair’in Neyi Kaybettiğini Hatırla dediği, cürüm fotoğrafları.

Ölüm, hayat, insanlık gibi kavramları nasıl algıladığımızın; sadece teşhir, sosyal medyadaki üç beş kişiyi teshir(!) malzemesi saydığımızın edepsiz delilleri…

İçimle konuşuyorum. Hüzünlü… Bunlarla nasıl anlam katılabilir hayata.

Ölümle bu muaşaka(!) cilveleşme, kendi nefsimizin emniyetinden mi. Ya şahsımıza biçtiğimiz rol, üzerimize düşenler.

Muhtemelen merhumun onlara söylediği son arzusu, vasiyeti; “Aman cesedim resimlerde yakışıklı çıksındı” herhalde.

Ölen zâtın cebinde kimliği yokmuş. Esas kimliksizler, cansız bedeni ruhları didikleyen, kirli yüreklerine haz malzemesi devşiren suretperest, hüviyeti tartışmalı şüphelilerdi.

Bizde vücut bulan nedir; asıldıklarımız ve astıklarımız?

Neyin, kimin meyvesiyiz.

Bir can gitmiş. İnsanın yüreği sızlar. Hayvan ölüsü bile bir titreme, insaf, acıma duygusu doğurur.

Dehşetli bir bitiş karşısında, tefekkür muhasebe gibi işlemler dururken; azıcık irkilmemiz, yavaşlamamız icap ederken, sahneden alınacak tek ibret mesaj, zerk ettiği yegâne düşünce selfie midir? İlk akla gelen, bol beğeni(!) alacağını sandığımız birkaç fotoğraf mıdır?

Bir ölü(m); zalimce çekim, sergileme gayretinden(!) başka hazırlıkları, farklı bir dikkati meydana getiremez miydi?

Kim olursa olsun, o ruh; eğlenceliği, çiğnenip ezilmeyi hak etmiş miydi?

Sorarım size,  asıl “özümüzün çekimi” neydi? “Melek Kayıtları”, şahit kaldıklarına acaba ne derdi?

Asılmak yeterince dramatik bir olay değil miydi? İntihar ya da cinayet, ceza, suç. Asıl sallanan ruhlarımız mıydı?

Ne kadar gaddar bir bakıştır Ya Rabbi!  Kalp ne kadar uzaktır hemcinsine; ölüdür âdeta. Hissetmez, görmez, akletmez.  Nakledeceği ise sadece, bir anlık, çöpe gidecek resimlerdir.

Evvelce böyle değildik. Her ne kadar, ölüme alıştıysak(!) da; en azından kendimize çeki düzen verir, toparlanır, bir Fatiha okurduk, kederlenirdik. Serencamımızı,  sonumuzu hatırlardık.

Kuşların bakımı için bile evler, köşkler yapıldığından bahsederdi mesela, aklını sevgiyle yemiş fakirler, fazla incelmiş(!)eskiler.

Neler hatıra getirirdi oysa dallara asılı ölüler? Badem Dalına Asılı Bebekler, Ölü Canlar, onulmaz yaralar, darağaçları, mahkemeler, cellatlar, siyaset meydanları…

Meçhulü; ağaçtakiyle yer değiştirebileceğimizi; ürünü insan(!) olan kara ağaçları; hâl ve gidişi; hazin encamları.

Ya da tam aksi. Ayrı bir bakışla, güzellik mahsulü, meyvesi olan zarif insanları, duayı, bağışlanmayı, iki damla müşfik gözyaşını.

Lâtif uğurlayışları. Gök çekimlerine karşı esasta duruşları. İnsanî saygı ve selamlayışları.

Merhamet ile Merhameti… Gönül açılımlarını.  Elifi ve Rahmeti…

Kalp kalbe sarılışları…

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.