Filmi İdealine Çeken Adam: YÜCEL ÇAKMAKLI

.

Geçen hafta Türk Sineması, yeri kolay kolay doldurulamayacak bir büyük değerini, Yücel Çakmaklı’yı kaybetti. En büyük propaganda ve asimile yollarından biri, televizyon çıkıncaya kadar birincisi olan “Sinema”, kültür sömürgecilerinin en etkili rendesidir. Yıllar boyu yurdumuzda, millî gelenek ve göreneklerimizi aşındırıp, rendeleyerek yıkmak isteyen güçler, sinemaya çok önem vermişlerdir. Kameralar, zaman zaman siyasî zaaflardan, bürokratik boşluklardan istifade ederek, malum localardan ve mahut mahfillerden daima destek ve himaye görerek, aziz Milletimizin mübarek ve muazzez değerlerini gözlerden düşürecek, taze beyinleri zehirleyecek, gerçekleri ters göstererek zihinleri alt-üst edecek düzmece ve müfteri senaryolarla çevirdikleri nice filmlerle, özellikle gençlerin duygu ve düşünceleri, yaşam tarzları üzerinde son derecede yıkıcı olmuşlardır. Perdelerde dönen kötü adam, sahte kahraman rolleri, birçok insanımızın kötü yollara düşmesinde en büyük âmil olmuştur. Satanist, sabataist, sadist, materyalist fikirleri empoze eden roller seyircilerini, fuhşa, zararlı alışkanlıklara, yıkıcılığa, beden ve ruh sağlığını tehdit ve tahrip eden tutum ve davranışlara, yanlış görüşlere, çıkmaz sokaklara, sonu uçurumlu yollara yönlendirmiştir. Nitekim, işlediği büyük suçu, korkunç cinayeti, soygunu, birkaç gün önce seyrettiği filmin tesiriyle işlediğini itiraf edenleri, gazete ve televizyon haberlerinden siz de hatırlıyorsunuzdur.

Gelin görünki bunca yıkıma açıklığıyla ve elverişliğiyle beraber “Sinema”, çok güzel bir öğretim ve eğitim aracıdır da. Hafızanızı yoklayacak olursanız, daha ilkokul sıralarında iken sınıfcak götürüldüğünüz film sayesinde sigara, içki, kumar gibi fena alışkanlıkların zararını; veremin, koleranın bulaşma ve yayılış yollarını; yangın, deprem, sel baskını gibi durumlarda yapılacak işleri, trafik kazlarını önleme çarelerini hep o karanlık salonun aydınlık perdesindeki filmlerden öğrenmiş ve verilen öğütlere hayat boyunca sadık kalmaya çalışmışızdır. O halde, burada bir “Yeşilaycılık Prensibi”ni hatırlayarak, sinemaya değil, kötü filme düşman olmak lâzımdır. Evet ama sizin bu nezaketinizi kim dinler? Adamlar, amaçlarına ulaşmak için her şeyi meşru ve mubah görerek, yıllarca bu güzelim sanat dalını kendi yıkıcı düşüncelerine, tahripkâr doktrinlerine âlet etmeye devam etmişlerdir. Yüce Dinimizi tahfif; Millî değerlerimizi tahrip; mukaddes ve mübarek mefhumlarımızı terzil etmenin en etkili vasıtası olarak gördükleri sinemadan, büyük ölçüde faydalanmışlardır. Bu tahribata karşı çıkanlar alaya alınmış, cezalandırılmış ve çoğu zaman pasifize edilmişlerdir.

Bu kör döğüşünün toz ve dumanları dağılmaya başladığı zaman, meselenin önemini kavrayan ve yapılması gerekenler üzerinde yıllarca düşünen değerli insanlar, harekete geçerek, sinemaya el atmışlardır. Senaristliğinden, rejisörlüğüne, kameramanlığından, dekoratörlüğüne varıncaya kadar birçok görevi yüklenerek, zihin ve gönüllerindeki yüce amaca doğru adım atma cesaretini ve başarısını göstermişlerdir. Böyle millet ve memleket hayrına olan işe, malumların ve mahutların meydana getirdikleri kampanya ve anafordan dolayı, onlara rağmen girişmek, gerçekten büyük bir cesaret işi ve sonuç da alkışlanılacak büyük bir başarıdır.

İşte, bu ideal uğruna varını-yoğunu, hattâ hayatını ortaya koyan cesur insanlardan birisi de, YÜCEL ÇAKMAKLI idi.

O, her şeyden önce, gazete ve dergilerde “Sinema Yazıları” yazarak, efkâr-ı umûmiyye oluşturmakla işe başladı. Sinemanın önemini, gücünü; yurdumuzda bu yolla oynanılan çirkin oyunları, tahrip plânlarını dile getirdi. Materyalist Batı ülkelerinin zehirli sandviçini, Anadolu sosuyla; özel olarak hazırlayıp depoladığı zehirli suları, teneke kupa ile değil de “Anadolu Suyu” damgalı şişe ve damacanalarla ikram etme hinliğini gösterenlerin maskesini indirdi. Onların finanse ettikleri Yeşilçam’ın sanatla hiç alâkası olmayan ve bilâkis sanata ihanet eder mahiyetteki müptezel, pespâye filmlerinin, Anadolu insanının gönlünde ve zihninde meydana getirdiği yaraların tek merheminin, “Millî Sinema” olduğu gerçeğini vurguladı. Ve bu yolda, “Millî Sinema”nın biran önce gerçekleştirilmesi idealini gönüllerde uyandırdı. Ona seslenen herkes “Yücel” dediği için o, mesleğinde yüceldi ve büyük hizmetler yaptı.

İnandığı bu dâvasını gerçekleştirmek için de, yazarlık hayatından biraz el çekerek, sinemanın içine bizzat girmeye karar verip Yeşilçam’a intisap etti. Buna, sinemacılığın kalbi durumda olan Yeşilçam’ın o dönemdeki seviye, amaç, plân ve uygulamalarındaki farklı görüş ve idealinden dolayı “intisap” değil de, “intikal” etti demek daha yerinde olacaktır. Bu yolda, çıraklıkla işe başladı. Azim ve idealinden aldığı hızla süratle ilerledi. Rejisörlük liyakatini kazandı. Türk Sinemacılığı’nda, “Kâbe Yollarında” belgeseli ile o mübarek Yolun hazzını, “Kâbe-i Muazzama” ve “Mescid-i Şerîf” gibi mübarek mekânların zevkini, Anadolu insanının göz ve gönlüne kazandırdı. Hac ve Umre aşkıyla yanan insanlarımızın muhayyelesinde derin izler bıraktı, lâhûtî emellere ulaştırdı. İdeal ve hizmetini adlandırmak ve mektepleştirmek için de, “Elif Film”in kurulmasını sağladı. Gişe rekorları kıran “Birleşen Yollar”, “Minyeli Abdullah”, bu hâlis kumaş tezgâhının nâdîde kumaşları olarak büyük rağbet gördü. İnsanımızın gözüne ve gönlüne hitap eden bu başarılar ona, her seans sonunda daha da artan gayet yoğun bir seyirci kitlesi ve aynı ideale gönül vermiş genç yardımcılar, teknik elemanlar sağladı. Böylece hizmet ağı genişleyip, yayıldı.

Sıra TV’de idi. Dere geçilmiş ve at değiştirme zamanı gelmişti. Çünkü cam ekran, gayet geniş ve çok çeşitli alanlara sahipti. Bu hizmet vasıtasından daha fazla uzak kalınamazdı. O da öyle yaptı. Sinemayı, yetiştirdiği gençlere emanet ederek, TV’ye girdi. Girdiği bu tünelde, çile dönemini tabiri câiz ise, erbeîanini tamamlayarak çıkışındaki, “Bir Adam yaratmak”, “Denizin Kanı”, “Hacı Ârif Bey” viyadükleri büyük beğeni kazandı. Bu parlak başarılarını, “Küçük Ağa”, “Yalnız Değilsiniz”, “Sahibini Arayan Madalya” ve “Kuruluş” gibi eserleriyle, hizmetlerini taçlandırdı.

Yücel Çakmaklı, Konya’ya âşık, Hz. Mevlâna’ya meftun idi. Birçok defa gelmiş, çekimler yapmıştı. Gelişlerinin birkaçında Hz. Mevlâna, Mevlevîlik ve Mevlâna Dergâhı üzerinde uzun uzadıya sohbet etmiş ve çekimlerinde bulunmuştum. O günlere kadar kendisini eserlerinden tanıdığım bu değerli ve idealist insanı, bu vesilelerle daha yakından tanıma ve gönül dünyasıyla âşinâlık kazanma imkânını elde etmiştim. Benim gözümde o, hayatının filmini çeken olmaktan ziyade filmi, idealine, hayatına çeken adamdır.

Yücel Çakmaklı, eserlerinde halkımızın saygı duyduğu mukaddes ve ulvî değerleri öne çıkarmakla, kameranın objektifinden, aziz Milletimizin kalbine girerek, gönlünde taht kurmayı beceren yüce insandır. Bunun için, şehirliden, köylüden; zenginden, fakirden; sağdan, soldan; gençten, yaşlıdan herkesin sevgi takdir ve duasını kazanmıştır. Ve yine bunun içindir ki, Fatih Camii’ndeki tabutu, başbakanından, bakanına; okumuşundan okuyamamışına varıncaya kadar yüzlerce takdirkârının, vefalı ve kadirşinas sevenlerinin omuzlarında taşınarak, yol almıştır.

Şimdi, spotlar kararmış, setler tehi, kameralar mahzun, senaryolar mükedder. Ama, onun izinden gelip, açtığı çığırda yürüyenler, onun rejisörlük kanepesini boş bırakmayacaklardır, inanıyorum. 

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

Yazarlar Haberleri