AKP hükümetinin en fazla sorgulanacak alanlarından birisi Eğitimdir. Hem ilk-orta-lise eğitimi hem de yüksek öğretim yapısal, işleyiş, hedefleri bakımından ve dünyada modern yöntemleri uygulayan ülkelerin eğitim sistemleri ile karşılaştırma yapılarak ele alınmalıdır. Aksi takdirde Tevhid-i tedrisatçı mantık ve bunun yıllardır katı ve gevşek uygulamalarıyla Türkiye’nin kendisine, çevresine bölgesine ve küresel dünyaya vereceği çok fazla bir şey yoktur. Bunlardan herhangi biri için İddia da bulunamaz.
Peki AKP hükümetlerinin eğitim konusunda bu zamana kadar yaptıklarını şöyle bir hatırlayalım: 2005 yılında dönemin Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, eğitimde köklü bir reform yaptıklarını açıklayıp eğitim, "ideolojinin denetimi"nden kurtarılıp Atatürk'ün çizdiği vizyon, bilimin yol göstericiliği, dünyadaki yeni gelişmeler, AB perspektifi, yasal ve anayasal çerçevede yeniden şekillendirilecekti. Yeni reform paketi çeşitli üniversite ve sivil toplum kuruluşlarınca hazırlanıp geniş bir katılımla “ülkenin geleceği inşa edilecek"ti. Bunun yanında yeni eğitim paketi ezberciliği terk ediliyor; dünyaya eleştirel bakan, sorun tespit eden, çözüm üreten öğrenci yetiştirme hedefleniyordu. Müfredata spor, sağlık, çevre, rehberlik, kariyer, girişimcilik, afet bilinci, sivil savunma gibi konular dahil edilecekti. "Ulusal-küresel denge" şöyle kurulacaktı: İlk ve orta öğretimde 'ulusal', yüksek öğretimde, yani üniversitede 'küresel' değer ve trendler öğretilecekti.
15-20 yıllık perspektifle hazırlanıp sunulduğu söylenen bu eğitim reformu yeterince istenilen sonuçları vermedi ki aradan geçen yedi yıl sonra yeni Milli Eğitim Bakanı Prof Dr. Ömer Dinçer yepyeni bir eğitim projesi ve yeni bir sistemle konuyu bir kere daha tartışır hale getirdi. Adeta silbaştan yeni bir sistem, yeni bir model üzerinde tartışılıyor. Kesimler, ideolojik tercihlerine ve siyasi konumlarına göre, diğer herhangi bir konuda söyleyebilecekleri şeyleri eğitim konusuna uyarlayarak tekrar ediyorlar. Laik, modernleştirici, ulusalcı, Kemalist çevreler bu yeni projenin 28 Şubat darbesinde yapılan reformları geri çevirmeyi, imam hatip liselerinin önünü açmayı ve kızları evlerde tutmayı hedeflediğini öne sürüp, bundan bildik politik mücadele malzemesi çıkarıyorlar. İktidar ve muhafazakâr çevreler ise 4+4+4 şeklinde formüle edilen zorunlu eğitimin, mesleki eğitimin önünü açaçağı, erken yaşlarda öğrencilerin meslek seçimi içine gireceğini ve açık lise eğitimi faaliyetleri ilede zorunlu eğitimi 12 yıla çıkarmış olacağını savunmaktadırlar. Böylelikle Türkiye’de Okur yazarlık oranını yükseltilmesi sağlanmış olacaktır.
Kuşkusuz bu reformun nerede ele alındığı son derece önemlidir. Demokratik katılımcı yönü varmı yok mu buna bakmak lazım. Diğer taraftan mali, insan kaynağı ayrıca mekan ve araç gereç durumu ne durumdadır. Bunun doğru dürüst bir fizibilitesinin yapılması gerekmektedir. Yeni üniversiteler açılırken yapıldığı gibi göç yolda düzülür mantığı ile hareket edilirse nitelik noktasında korkarım çok ciddi sorunlarla karşılaşırız. Ancak yeni bakanımızın Milli eğitimin idari yapısındaki değişime dair uygulamları gelecek adına ümit vericidir. Özellikle hantal köhnemiş bürokrasinin etkin olduğu bir yapıya ivme kazandırma çabaları sevindiricidir. Bu paketinde ideolojik bir çerçeveden değil ayrıca yılların birikmiş proplemlerini çözmek adına yenilik yaparak görünmek adına değil de gerçekten “Türk Eğitiminin her kademesini uluslar arası ölçekte nasıl yarışabilir hale getirilebilir?” bunun tartışmasının yapılması gerekmektedir.
Bu konuyu enine boyuna ele alabilirsek, gelecek adına yegâne kazancımız bu olur.
Peki AKP hükümetlerinin eğitim konusunda bu zamana kadar yaptıklarını şöyle bir hatırlayalım: 2005 yılında dönemin Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, eğitimde köklü bir reform yaptıklarını açıklayıp eğitim, "ideolojinin denetimi"nden kurtarılıp Atatürk'ün çizdiği vizyon, bilimin yol göstericiliği, dünyadaki yeni gelişmeler, AB perspektifi, yasal ve anayasal çerçevede yeniden şekillendirilecekti. Yeni reform paketi çeşitli üniversite ve sivil toplum kuruluşlarınca hazırlanıp geniş bir katılımla “ülkenin geleceği inşa edilecek"ti. Bunun yanında yeni eğitim paketi ezberciliği terk ediliyor; dünyaya eleştirel bakan, sorun tespit eden, çözüm üreten öğrenci yetiştirme hedefleniyordu. Müfredata spor, sağlık, çevre, rehberlik, kariyer, girişimcilik, afet bilinci, sivil savunma gibi konular dahil edilecekti. "Ulusal-küresel denge" şöyle kurulacaktı: İlk ve orta öğretimde 'ulusal', yüksek öğretimde, yani üniversitede 'küresel' değer ve trendler öğretilecekti.
15-20 yıllık perspektifle hazırlanıp sunulduğu söylenen bu eğitim reformu yeterince istenilen sonuçları vermedi ki aradan geçen yedi yıl sonra yeni Milli Eğitim Bakanı Prof Dr. Ömer Dinçer yepyeni bir eğitim projesi ve yeni bir sistemle konuyu bir kere daha tartışır hale getirdi. Adeta silbaştan yeni bir sistem, yeni bir model üzerinde tartışılıyor. Kesimler, ideolojik tercihlerine ve siyasi konumlarına göre, diğer herhangi bir konuda söyleyebilecekleri şeyleri eğitim konusuna uyarlayarak tekrar ediyorlar. Laik, modernleştirici, ulusalcı, Kemalist çevreler bu yeni projenin 28 Şubat darbesinde yapılan reformları geri çevirmeyi, imam hatip liselerinin önünü açmayı ve kızları evlerde tutmayı hedeflediğini öne sürüp, bundan bildik politik mücadele malzemesi çıkarıyorlar. İktidar ve muhafazakâr çevreler ise 4+4+4 şeklinde formüle edilen zorunlu eğitimin, mesleki eğitimin önünü açaçağı, erken yaşlarda öğrencilerin meslek seçimi içine gireceğini ve açık lise eğitimi faaliyetleri ilede zorunlu eğitimi 12 yıla çıkarmış olacağını savunmaktadırlar. Böylelikle Türkiye’de Okur yazarlık oranını yükseltilmesi sağlanmış olacaktır.
Kuşkusuz bu reformun nerede ele alındığı son derece önemlidir. Demokratik katılımcı yönü varmı yok mu buna bakmak lazım. Diğer taraftan mali, insan kaynağı ayrıca mekan ve araç gereç durumu ne durumdadır. Bunun doğru dürüst bir fizibilitesinin yapılması gerekmektedir. Yeni üniversiteler açılırken yapıldığı gibi göç yolda düzülür mantığı ile hareket edilirse nitelik noktasında korkarım çok ciddi sorunlarla karşılaşırız. Ancak yeni bakanımızın Milli eğitimin idari yapısındaki değişime dair uygulamları gelecek adına ümit vericidir. Özellikle hantal köhnemiş bürokrasinin etkin olduğu bir yapıya ivme kazandırma çabaları sevindiricidir. Bu paketinde ideolojik bir çerçeveden değil ayrıca yılların birikmiş proplemlerini çözmek adına yenilik yaparak görünmek adına değil de gerçekten “Türk Eğitiminin her kademesini uluslar arası ölçekte nasıl yarışabilir hale getirilebilir?” bunun tartışmasının yapılması gerekmektedir.
Bu konuyu enine boyuna ele alabilirsek, gelecek adına yegâne kazancımız bu olur.