Konya Aydınlar Ocağı’nın düzenlediği Selçuklu Salı Sohbetlerinde bu hafta Başkan Dr. Mustafa Güçlü, uzun yıllar arkadaşlık yaptığı Çumra’nın gülen yüzü merhum Dr. Ömer Yıldırım’ı anlattı. Vefatının birinci yılı münasebetiyle Konevi Derneği salonunda yapılan programa merhum Ömer Yıldırım’ın eşi ve çocuklarının yanı sıra Çumra kültür grubu mensupları da katıldı.
Merhum Ömer Yıldırım ile 55 yılı aşan tanışıklıkları olduğuna vurgu yaparak söze başlayan Aydınlar Ocağı Başkanı Dr. Mustafa Güçlü “Hayatımızın büyük bir bölümünde dostluğumuz olan bir arkadaşımızı yâd ediyoruz. Kendisiyle 1969-70’lerde Konya Lisesinde okurken tanışmıştık. Sporcu, hekimlik, siyasi ve kültürel yönleriyle ele alınarak anılması, anlatılması gereken bir dostumuz, bir Çumra aşığıydı. Benim medyun-u şükran olduğum bir arkadaşımdı, çok da iyiliği dokundu” dedi.
Boks ve halter sporlarını bırakıp güreşe yöneldiğinde spor salonunda Ömer Yıldırım ile tanıştıklarını vurgulayan Güçlü “Aramızdaki sıklet farkından dolayı birbirimizle antrenman ve maç yapamamıştık. Yaş, boy ve kilo olarak benden öndeydi. 1971 yılında okul kaydımı İstanbul Kabataş Erkek Lisesine aldırmakla Konya’dan ayrıldım. 1972 yılında da İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesini kazanarak yükseköğrenimimi sürdürdüm. 1974 yılı sonbaharında Konya Yurdu’nda Ömer ile karşılaşınca hem şaşırdım hem de çok sevindim. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ni kazanıp gelmişti. Meğer Tıbbiye’yi kazanıncaya kadar başka şehirlerde ve başka okullarda zaman kaybetmiş ama oralarda da spor yapmaya devam etmiş. Fakat ben bırakmıştım. Çumra’nın Tahtalı köyünden gelen; uzun saçlı, İspanyol paça pantolonlu ve modern görünümlü Pehlivan Ömer biraz da sosyal demokrat olmuştu. Bu sebeple doku uyuşmazlığından yurtta fazla kalamadı” diye devam etti.
Kendilerinden sonra bir müddet Eskişehir Yurdunda kalan Ömer Yıldırım’ın daha sonra Konyalı sınıf arkadaşları Alâaddin Çimili ve Kutsi Öncü ile birlikte önce Cerrahpaşa ardından da Fatih Akdeniz Caddesi’nde bir öğrenci evine çıktıklarını aktaran Güçlü “Aksaray’da evde kalan Cihanbeylili eski yurt arkadaşlarımız (Aman Mustafa ne olur, bizim eve gel, Nuri ayrılıp Kutsi ve Ömer’lerin evine çıktı, bir odamız boş) deyince, bir Büyük Doğu genci şuuruyla daveti kabul edip Nuri Ünalan’dan boşalan yere gittim” şeklinde konuştu.
O yıllarda gençliğin temelde Liberaller (Batıcılar), Milliyetçiler, İslâmcılar ve Solcular (Komünistler) olarak üç-dört ana zihniyete ayrıldığını hatırlatan Güçlü “Her zaman ve zeminde fikir tartışmasından silahlı çatışmaya kadar her türlü eylem olabiliyordu. Ortak dostlarımızdan dolayı gittiğimiz Ömer’lerin evinde de benzer tartışmalar yaşanırdı. Liberal ve solculardan fazla tanıdığımız olmadığından ya da onlardan bize bizden de onlara taban kayması olmayacağını bildiğimizden; tartışmalarımızın ana ekseni, ortak taban ve kültürden beslenen milliyetçiler ile İslâmcılar arasında olurdu. Her iki taraf da ülkeyi kurtaracak ve yönetecek kadroların kendilerinden çıkacağına inanıyordu. Solculara arada bir sert hücumlar olunca Ömer (Şimdiye kadar ben sizleri saygıya dinledim, sizde benim görüşlerime saygı duyun, beni böyle kabul edin) diyerek, anlattığı fıkralar veya attığı şen kahkahalar ile işi tatlıya bağlardı” dedi.
Kendisinin mezun olduktan sonra 1979’da Vakıf Gureba Hastanesi’nde göreve başlayıp aynı yıl evlendiğini ifade eden Güçlü “Girdiğimiz ihtisas sınavlarını kazansak bile rejime göre sakıncalı olduğumuzdan mülâkatta eleniyorduk. 12 Eylül 1980 darbesi işin tuzu-biberi oldu, Askeri vesayet rejimi hastaneye de el koydu. Bu arada Ömer’de mezun olup Çumra’da hekimliğe başlamıştı. Ben de demokratik-sivil yönetimler gelinceye kadar, askerlik görevimi aradan çıkarmak için Ankara-Etimesgut Zırhlı Birlikler Okulu’na katıldım. Kurada Kars Kağızman 33’ncü Piyade Alayı revir tabipliğini çektim. Evimi, İstanbul’dan Konya’ya taşıdıktan sonra, Kağızman’a üç otobüs aktarmalı olarak yirmi dört saatte gidebildim. Damı akan, içinde farelerin cirit attığı evlerde oturdum. Orada muayenehane açarak halktan geniş bir çevre de edindim. Birkaç ay sonra arkamdan sicil dosyam gelmiş. MTTB’de çalışmış, aşırı tehlikeli, İslâmcı ve sakıncalı personel diye yazıyormuş. Revirde muayene olan erlerden dinî, mezhebi, etnik yapısı, meşrebi farklı olanlarla sohbet ederdim. Konyalı erlere ayrıca ilgim olurdu. Bir gün Dr. Ömer’i tanıyan Çumralı bir er ile tanıştım. Her izin dönüşünde Ömer’den konuşurduk. Nisan-1982 de Ömer’in askere gittiğini söyleyince, (Kurada Kağızman’ı çeksin de, ben ona askerliğin ne demek, dünyanın kaç bucak olduğunu göstermez miyim?) diye espri yapmıştım. O günlerde bizi görmek için Kağızman’a gelen annem ile babam dönerlerken oğlumu da götürmüşlerdi. Ben (Çocuğu kim, nasıl getirir?) diye kara kara düşünürken, Mayıs sonu telefonum çaldı. Arayan Ömer’di, (Kağızman’ı çektim, on beş gün sonra oradayım) demez mi? Hem şaşırmış hem de çok sevinmiştim. Rabb’im şaka şeklindeki duamı kabul etmişti. Hoşbeşten sonra (Ömer, senin Çumra’dan Kağızman’a gelmen dört vasıta ile aktarmalardaki beklemeler ile otuz saati bulur. Gelip ev tutup, sonra çocukları getirmek için tekrar aynı yolu gidip-gelme zahmetin olmaması için; ben senin evini tutar, zaruri eşyaları levazım bölüğünden alırım. Sen tek seferde, en temel ihtiyaç eşyalarınla, çocuklarını al gel. Gelirken benim oğlumu da getirirsen çok memnun kalırım) diye olmayacak bir teklifte bulundum. O da, (Derhal Mir’im) diye karşılık verdi. Onun iki aylık, benim iki yaşında bezli ve o günlerde hazır bez yoktu, iki çocukla böyle bir yolculuk çekilecek bir çile değildi. Ama ben rahatlıkla teklif etmiş o da tereddütsüz kabul etmişti. O günlerin arkadaşlığı ve fedakârlığı öyleydi. Ömer gelir gelmez de, benim bir yılda edindiğim çevrenin baş konuğu oldu. Her gece bir evde sohbete veya misafirliğe, her hafta sonu da bölgenin sembolü olan Doğu Beyazıt’taki İshak Paşa Sarayı dâhil çevre il ve ilçelere gezmeye giderdik. Hanımlarımız arasındaki sıkı arkadaşlık da o günlerde pekişti” diyerek sözlerini sürdürdü.
Terhis olduktan sonra çocukları Konya’ya gönderip Kağızman’da serbest muayenehanecilik yaparken Selçuk Üniversitesi’nde Tıp Fakültesi açıldığını ve Prof. Dr. Erol Güngör’ün Rektör olduğunu haber alıp 1982’de asistanlık sınavlarına müracaat ettiğini kaydeden Güçlü şöyle devam etti:
“Sınavları kazanarak asistan olduğum Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı’nda 14 Mart 1983 günü Tıp Bayramı ile birlikte hasta kabulüne başladık. 1983’de de Ömer terhis olup Çumra’da hekimliğe döndü. Asistanlığın yoğun temposu içerisinde fazla görüşemesek de hanım ve çocuklarımızın tanışıklığının hatırına bir kaç kez Çumra’ya ziyaretine gittim. 1987 yılı sonlarında ihtisası bitirip, kalbinden hasta olan babam için aldığım rapor ve ANAP’lı dönemin Çumra’sında hatırlı biri olan Ömer’in himmetiyle 1988 yılı başlarında mecburi hizmet kurasında, Konya SSK Hastanesi’nde ortopedi uzmanı olarak göreve başladım. Hekim olarak görevli gittiğim 1987 haccında, Akıncılar’ın son genel başkanı Mehmet Güney vasıtasıyla, Afganistan liderlerinden Burhaneddin Rabbani’nin yakın kurmaylarıyla tanıştım. 1988’de yıllık iznimde Pakistan üzerinden Afganistan’a giderek hem Konya’nın yardımlarını götürmüş, hem de kamplarında kaldığım mücahitlerin bir hastanesinde hekimlik yapmıştım. Bu haber Konya’da duyulunca pek çok dernek ve vakıf, hatıralarımı dinlemek için beni davet etti. O günlerde, Ömer’de, altı senedir devam ettirdikleri (Çumra Eşrafı) denilen bir Barana Sohbetine beni davet etti. Barana’nın konukları veya sohbetleri değişse de, değişmeyen tek özelliği, Urfa Sıra Gecelerine benzer, ortada yoğrulan çiğ köftenin ikramıyla gecenin hitama ermesiydi. Onlar beni, ben onları çok sevince her hafta çağırıyorlardı. Ailecek gidiyor, çocukları Ömer’in evine bırakıyor, beraber Barana’ya katılıyorduk. Başta Üstâd M. Lütfi İkiz, Yusuf Gök, Mustafa Büyüktemiz, Yaşar Çalışkan, Necmettin Tarakçıoğlu, M. Sinan Ümit ve Doğan Cengiz gibi arkadaşlarla gitmeye devam ettik. Bıkkınlık vermesin diye başka Uzman arkadaşları veya o günlerde Konya’da bir vesileyle bulunan Mustafa Yazgan, Abdurrahim Karakoç, Hüseyin Üzmez gibi şair ve yazarları, bazen de Azerbaycan, Bosna, Kerkük, Batı Trakya v.s gibi gönül coğrafyamızdan gelmiş misafirlerimizi götürerek sohbetlere renk katıyor, cazibesini arttırıyorduk. Bizler olmasak veya gitmesek bile, Barana’nın uç beyi olan Dr. Ömer, engin hoşgörüsü, güler yüzü, şen kahkahası, bitmez tükenmez fıkra hazinesi ile işin üstesinden geliyordu. Bu yönüyle sadece barananın değil, bütün Çumra ve havalesinin horasan harcına benziyordu.
Ömer Yıldırım’ın bir hekim olarak Çumra’da adeta girmediği ev, elinin değmediği hasta kalmadığını anlatan Güçlü “Ömer herkesin ilk durağı, akıl hocası, danışmanı ve yol göstericisiydi. Bulduğu en küçük fırsatta anlattığı fıkralarla, muhatabına adeta ya psikoterapi uygulardı. Mesela bir gün evin tesisatında arıza olunca, aradığı tesisatçıya ne kadar ısrar etse de, tesisatçı “Ömer Bey gelemem, sen musluğu sök de getir” deyince Ömer başka bir tesisatçı ile işi çözmüş. Sonra bir gün o tesisatçı telefon edip, “Ömer Bey, oğlum kulağından hasta, çok ağrıyor, ne olur gelip bir bakar mısın?” demiş. Fırsat eline geçen nüktedan Ömer önce, “Çok yoğunum, gelemem. Sen çocuğu buraya getir” diyerek işi savsaklar. Tesisatçı gelmesinde ısrar edince de “Kulağını sök de getir” diyerek taşı gediğine oturtmuş” dedi.
Dr. Ömer Yıldırım’ın nüktedanlığına bir başka örnek veren Güçlü “Cenaze merasimindeydik. Ben Yunus’un (Ana rahminden geldik pazara, bir kefen alıp döndük mezara) beytini mırıldanınca, Ömer bir eliyle karşıdaki köyünü, bir eliyle de önündeki mezarı göstererek (Bana da; bir Tahtalı köy’den geldi, şu tahtalı köye girdi diyeceksiniz, diye mukabele etti.”
Ömer Yıldırım’ın Çumra Eşrafı ile Balkanlar’a veya Türkistan’a yeni bir gezi düşünmekte olduğu günlerde vefat haberini aldıklarını anlatan Güçlü “Biz gezinin yeri ve zamanını merakla beklerken, 8 Nisan 2025’de, otuz yıldır aksatmadan yaptığımız Konya Aydınlar Ocağı Selçuklu sohbetlerinden birini daha icra ettiğimiz sırada acı haberi aldık. Evinin balkonundayken kalp krizi mi, emboli yani pıhtı atması mı, her ne olduysa şuurunu kaybederek düşmesiyle gelişen kafa travması sonucu, Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin Cerrahisi yoğun bakımına kaldırılmış, yapılan tetkikler sonucu ameliyata alınmış ama ne yazık ki kurtarılamamıştı. O günün gündüzünde katıldığı bir cenaze merasiminde, peş peşe rastladığı bir dostuna (Hep cenazelerde karşılaşıyoruz. Sıra sende mi bende mi?) diye latifede bulunması akıllarda kaldı” diyerek konuşmasını tamamladı.
Dr. Kutsi Öncü, Mehmet Yetişen, emekli öğretmen Mehmet Şen ve işadamı Ahmet Gündüz’ün Dr. Ömer Yıldırım ile ilgili hatıralarını nakletmesiyle devam eden program Aydınlar Ocağı Başkanı Dr. Mustafa Güçlü’nün, merhum Yıldırım’ın eşi Nurşen hanıma, oğlu Ertuğrul Yıldırım ve kızları Hatice Güler ile Sümeyye Özsolak’a kitap takdimiyle son buldu.