Doktor civanım

Ayşe Aslı Duruk

Göze takılan, göz dolduran, göz alan bir meslekten bahsedeceğim bugün. Doktorluktan… O gözde meslekten bahsedeceğim.

Hemen herkesin, çocuklarına ve sevdiklerine, olması ve okuması için salıklar ve öğütler verdiği, hep imrenilen ve her milletçe şüphesiz en çok saygı duyulan o meslekten bahsedeceğim. İşin daha çok, o imrenilme kısmını irdelemeye çalışarak.

Eh, insana bu denli yakından hatta ta içinden dokunabilip onun canına yön verebilme yetki ve yetisi, başka hangi meslek grubunda vardır ki? “Dünyaya hükmeden diktatör olsan, gidip beğenmediğin bir köydeki doktora bademciklerini aldırabilirsin.” demişti birisi. Haklıydı.

Yoksa, fedakarlık kısmı hakkında iki çift kelam mı edelim öncelikle? Peki.

Ağlama duvarı olmaya can atan, uykularını tek gözü açık yatan, hayat ve ölüm arasında gerili duran ve üzeri paslı çivilerle basılı olan o büyük köprü olmaya bu kadar hevesli ve istekli, bir doktordan başka kim olabilirdi? Doktorluk adanmışlıktır bu yüzden biraz. Fedakarlığın bol fedalısından bir nevi fedailiktir.

Onların toplumca en çok imrenilen kişiler oluşlarını, kalabalıklar arasında parmakla gösteriliyor oluşlarını bir madalyon gibi düşünürsek, madalyonun öteki yüzüne bakalım biraz.

İş dışındaki insani hataların ve yanlışların, onlar üzerinde, sanki, normalden çok daha kötü duruyormuş gibi anılmasını, bilirsiniz değil mi? Bir doktorun kişisel hayatındaki bir kusuru, “doktor olmuş ama insan olamamış” gibi en acımasız şekillerde eleştirilir her nedense. Kibarlık edip imrenilme demek yerine, açıkça kıskanmak ve ne yazık ki çekememezlik, karşılarında kompleks ve hayranlık arası insanın içini ezen duygular duymak mı deseydik acaba? Neyse biz kibarlığımızı bozup öyle kelimeler kullanmak yerine, sadece imrenmek deyiverelim şimdilik.

Doktorların o fedakarlıkları, ağlama duvarlıkları falan soğuk bir ‘yalnızca işini yapmak’ olarak görülebiliyorken, gerekli saygınlığı da toplum içinde kazanmışlarken, hep merak konusu olan o dolgun maaşlarına rağmen, rağmen ve rağmen, onların hep melankoliye ve özveriye en yakın duran kişiler olduklarını düşünürüm.

Ne bileyim, iş esnasındaki sıradan bir hasta randevusunda bile, kişinin konuyla ilgili ya da ilgisiz her türlü sıkıntısına sorgusuz sualsiz muhatap kaldıklarını, gece yarısı çalan telefonun o kişiler için ne yazık ki alışıldık tehlike çanları olduğunu düşünürüm. Nazlanmaya hakları yoktur. Aksine, onların işi naz çekmektir zaten. İşlerini yapıyorlar ve maaşlarını fazlasıyla alıyorlardır nasılsa. İnsanların içindeki imrenilmek kaynaklı o en kötücül komplekslerin ve kıskançlıkların en çok yöneltildiği en bilindik hedef olduklarını düşünürüm. Bir tanesi, “birisi de bir gün sırf benim hatrımı sormak, ya da, bir fıkra, hikaye falan anlatmak için girsin kapıdan içeriye” demişti bir gün. Haklıydı.

“Dünyaya hükmeden diktatör olsan, gidip beğenmediğin bir köydeki doktora bademciklerini aldırabilirsin.” diyen kişiyle, aynı kişiydi.

“Dünyaya hükmeden diktatör olsan, gidip beğenmediğin bir köydeki doktora bademciklerini aldırabilirsin.” demişti birisi. İmrenmek deyip geçelim.

 

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.