"Geçmiş karşıma, dert yanıyor. Hayatındaki zorluklardan, hayatının zorluğundan, hayatından, zorluğundan ve hissettiği yoksunluklardan söz ediyor. Tabii bunu yaparken de, iki gözü iki çeşme... Ağlıyor! Ağlıyor da ağlıyor. Hiç durmadan. Çok zavallı görünüyor bana o sırada. Biçare ve güçsüz... Dolmuş sanki bayağı. İçini döküp boşalttıkça, gözümde bayağılaşıyor ve fakat. Neden bilmem ama o haliyle açıkça sinirime dokunuyor hatta. İçimde merhamet değil, tiksinme duygusu uyanıyor ona karşı. Anlattığı her yeni şeyi, diğerkamlık ederek onu anlamak için değil de az sonra onu eleştirmek için kullanacağımı, en savunmasız halindeyken indireceğim darbeyi bilmiyor henüz.
Zira herkesin farklı imtihanları var. ('Sınav' yerine 'imtihan' deyince de daha etkili oluyor sanki, ne dersiniz?) Onunkiler, ona ait olduğu için benim dünyamda tanımsız ve anlamsız kalıyor. Böylece, saçma ve yersiz buluyorum, onun o çok üzüldüğü şeyleri. Şımarıklık ettiğini, açıkça söyleyemem o sırada tabii. O kadar değil. Onu yapamam. Fakat o dert anlattıkça içimi biteviye yoklayan sinir olma halini ve tiksinme duygusunu, usturuplu bir halde dışa vurmalıyım bir şekilde. Yaparım. Ancak biraz beklemeliyim. Sıcağı sıcağına olmaz şimdi. Biraz soğusun önce. Gözyaşları kurusun hele."
Yok canım, daha neler! Öyle acımasızca düşünmez ve düşünemez de zaten, hiç bir kimse. Ne ben, ne o, ne de bir başkası. Zira hepimizin kalbinde, bir başkasının derdini duyumsayan ve anlayan bir yer vardır. Ha az, ha çok; ama büyük, ama küçük. Yukarıda anlatıldığı şekilde düşünmez bir insan. Doğuştan gelen ve bünyedeki yerleşikliği, tekrarlanmayla kazanılmaya ihtiyaç duymayan, öyle vicdani bir meleke, bir refleks gibidir zaten, empatinin o kadarcığı. Karşında ağlayan ve dert yanan bir insan için, öylesi hasmane duygular ve düşünceler barındıramazsın o an içinde. Yazdıklarım, yalnızca abartılmış, kötücül ve fantastik bir bakış açısının ürünüydü, o kadar.
Daha gerçekçi bir çizgiye gelecek olursak... Karşıda duran, söz konusu o dertli kişiyi bir an için yanımıza alalım şimdi. Karşıda değil de yanı başımızda bulunuyor olsun... Neydi? Daha büyük dertlere düçar olanlardan ve daha büyük dertlerden; o şeylerden ve o kişilerden bahsederek, o kişinin o sırada dert edindiği şeylerin 'aslında' ne kadar da önemsiz, değersiz, basit, sıradan ve anlamsız olduğunu göstermeliyiz ona. Öyle yapmalıyız ki isyanın ve buhranın yerini, şükür duygusu ve ferahlık hissi alsın. "Kendinden daha kötülere bak." Böyle yapılması doğru olacaktır, öyle değil mi? Böyle yapılması, gayet dostanedir.
Evet. Öyle öğretildi. Fakat benim ve herkesin içsel olarak bildiği ve bunun unutulmaması gereken başka birşey daha var. Diğerinin o sırada tüm canında ve ruhunda hissettiği bir acıyı küçümseyip basitsemek, vicdana ve insaniyete ters düşüyor, azizim. 'Daha kötülerini gösterip de ona şükür öğütlemek' kulağa iyi ve doğru bir fikir gibi gelse de, bir yerden sonra bir nankörlük suçlaması ve şımarıklık ithamı başlıyor, esasında. Ne oldu empatiye, özgeciliğe, diğerkamlığa? Paylaşmanın ve duyumsamanın yerini ne aldı? Sabır telkini görünümlü akıl vermeler ve burun kıvırmalar mı?
Eminim çoğu kez farkında olmadan yapılan bu tür bir davranışın oluşturduğu bu duyarsız ve küçümseyen hava, karşı tarafın da hep 'karşıda' kalmasına sebebiyet verecektir oysa. Dışarıda. Hani o havasız, kuytu ve izbede kalmış olan eski ve virane yapının, pencerelerini açıp da içeriye şöyle bir temiz havanın dolmasına izin verilmemiş; ondan çok daha kötü haldeki yapıların olduğu hatırlatılarak, pencerelerin kilitleri daha da sağlamlaştırılmış olacaktır. Nankörlük edilmeye...
Diğerkâmlık
Diğerkâmlık
İlk yorum yazan siz olun