Çifte Bela! (İkiz Yasalar)

Nazmiye Gülbaş

İkiz Yasalar federasyona giden en önemli yollardan biri.  Birleşmiş Milletler tarafından 1966 yılında  imzaya açılmış olan sözleşmeler AB'nin tüm üyeleri ve aday ülkeler tarafından kabul edildi. 10 yıllık bir aradan sonra 1976 yılında yürürlüğe girdi.

Türkiye 2000 yılına kadar bu yasaları imzalamaktan kaçınmıştır. Ecevit, Yılmaz, ve Bahçeli Hükumeti tarafından imzalanmış, ancak yürürlüğe girmesi aradan 3 yıl geçtikten sonra gerçekleşmiştir.

Ne zaman ki Ak Parti 2002 Kasım seçimlerinde tek parti olarak iktidara gelmiş ve Hükümet 4 Haziran 2003 yılında bu yasaları onaylamıştır. Daha önce de Türkiye'nin önüne konulmuş, ancak ulus devlete yönelik tehditler oluşturacağı gerekçesiyle onaylanmamıştır.

Sözleşmelerin Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmesiyle kamuoyunda sözleşmelerin Türkiye'nin ulusal güvenliğine ve iç işlerine karşı tehlikeler içerdiği için o dönemde pek çok eleştiriler yapılmıştı. Özellikle her iki sözleşmenin ilk maddesinde yer alan ''halkların kendi kaderini tayin hakkı'' eleştirilmiş ve Türkiye'nin bu madde vasıtasıyla bölünmeye doğru sürükleneceği ifade edilmiştir.

İkiz sözleşmelerdeki ''halk'' kavramı belirsiz bir kavramdır. Bu kavram hukukçuları ikiye bölmüş kimi  hukukçular ''halk'' kavramının sömürge altındaki halkları ifade ettiğini söylerken, bazı hukukçular bunun aksini ifade ederek, önemli olan hangi hal ve şartlarda 'halk' kavramına nasıl anlam verileceği ve bu kavrama dayanarak Türkiye'den neleri yapması istenebileceği şeklinde itiraz etmektedir. Zaten ''Bütün Halkların'' ifadesi bunu ortaya koymaktadır.

Bu sözleşmelerin özelliği, halkların, mezheplerin yani farklı toplumsal kökenlere sahip olanların “kendi kaderini tayin etme” hakkı veriyor. Yani bunu imzalayan devletlerde yaşayan etnik kökenler, dilerse ayrılabilir, kendi kendini yönetebilir.

Türkiye bu sözleşmeler ile tüm halkların kendi kaderini belirleme hakkını tanımış oluyor. Buna göre Türkiye'de halk olduğunu ileri süren herhangi bir topluluğun, Türkiye Cumhuriyeti'nden ayrılma hakkı da kabul edilmiş oluyor. Ayrılmak istemeyenlere ise, kendi statülerini serbestçe belirleme hakkı tanınmakta. Bunlar sözleşmelerin şu ilkelerine dayandırılıyor: Tüm halklar self-determinasyon hakkına sahiptir. Bu hak ile siyasal statülerini ve ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmelerini serbestçe belirleyebilirler. Devletler, halkların self-determinasyon hakkının gerçekleşmesi için destek sağlamalıdır.

Türkiye etnik, dinsel ve dilsel azınlıkların kültürel ve siyasal haklarının tanınması yükümlülüğü altına giriyor. Şu maddeye göre: Etnik, dinsel ve dilsel azınlıkların bulunduğu ülkelerde, bu azınlıklara mensup bireylerin kendi guruplarındaki diğer üyeler ile birlikte kendi kültürlerini yaşama, kendi dillerini konuşma ve kendi dinsel ibadetlerini gerçekleştirme hakları engellenemez.

Sadece bulunla kalmıyordu elbette.

2006 yılında Türkiye’nin parçalanmasını kolaylaştıracak Bölgesel Kalkınma Ajansları Yasası da çıkartıldı. 5449 numaralı bu kanun 25.01.2006 tarihinde kabul edilerek yürürlüğe taşındı.

Mondros Ateşkes Antlaşması ve Sevr Antlaşması şartlarına karşı direnmeyi başarmıştık. Milli Mücadeleyi başlattık ve kazanmıştık. Ancak Emperyalist güçlerin topraklarımız üzerinde kirli emelleri ne yazık ki sona ermedi.

Kurtuluş Savaşı sırasında emperyalistler Doğu’yu Osmanlı’dan kopartmak için çok uğraşmış ancak o dönemde Kürt halkı Osmanlı’dan ayrılmayı kabul etmemiştir.

Aradan geçen yıllarda Kürt-Türk kavgası başlatılmak istenmiştir. 1978 yılında Lice İlçesi Fis Köyü’nde 25 kişinin katılımıyla bu yasa dışı örgüt PKK, 1984 yılında devlete karşı silahlı eylemlere başladı. 15 Şubat 1999 yılında örgütün başı terörist  Abdullah Öcalan'ın yakalanmasından sonra terör örgütü strateji değişikliğine gitti.

Terör örgütünün uzantılarının meclise girmesiyle birlikte Güneydoğu için özerklikten bahsedilmeye başlandı.

BDP'den Ahmet Türk  2011 yılında bir gazeteye “Demokratik özerklik dünyanın her yerinde merkezi hükümetle uzlaşılarak yürütülür. Devlet, Kürlerin taleplerini görmezden gelirse, kendimizi yönetme mücadelesini veririz. Sadece Kürtler değil, Türkler içinde benzer hakların savunucusuyuz. Karadeniz'de de özerk yapılanma olsun isteriz.” şeklinde beyanat vermişti.

Bunu sözde ''Halkların Kardeşliği'' adı altında gerçekleştiriyorlardı.

Ak Parti Hükumeti ise 'Açılım Süreci'' başlatıyor, sınır kapılarında PKKlılar davullarla zurnalarla karşılanıyordu.

Bitmek tükenmek bilmeyen tavizler ile ülke tehlikeli mecralara sürüklenmekteydi.

Kopenak Kriterleri adı altında Üçüncü Uyum Paketi çıkartılarak 9 Ağustos 2002’de özellikle savaş ve yakın savaş tehdidi dışında ölüm cezasının kaldırılması, farklı dil ve lehçede yayın yapılması yasağı kaldırılmıştır.

Bu yasanın ardından Ak Parti Ölüm Cezası’nın tamamen kaldırılmasını gerçekleştirdi. 5218 sayılı Kanunla, 14 Temmuz 2004 yılında kabul edilen 21 Temmuz 2004 tarihli Ölüm Cezasının Kaldırılması ile Bazı Kanunlara Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanunla tüm kanunlardaki ''ölüm cezası'' ibreleri kaldırılarak yerine ''ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası'' getirildi.

Böylelikle terörist başının idamı gündemden düşüyordu.

Birkaç gün önce HDP Eşbaşkanları ve bazı milletvekilleri tutuklandı.

Başkanlık Sistemi'nin gündemden hiç düşmediği bir sırada bu tutuklanmaların gerçekleştirilmesi akla bazı soruları getiriyor.

Ne emperyalistlerin talepleri bitiyor nede gazımızın alınması.

Selam ve dua ile...

Kaynak: '' Türk Hukuk Dergisi, Aralık 2003''

                 Milli Gazete İshak Beyazay

                 Banu Avar                

                 Üçüncügöz

Yorum Yap
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar (1)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.