Her zamanki gibi yine, ‘selam duâsı’yla başlayalım yazımıza;
‘Aşk olsun. Aşkınız cemâl olsun. Cemâliniz nûr olsun. Nûrunuz ayn olsun.’
Efendim en son kaldığımız beyitten devam edelim;
“Ne zamana kadar; ‘Ben âlemi elimde tutarım, yönetirim, bu cihânı doldururum’ diye atıp tutacaksın?”
Kendini kibre, gurura kaptırıp, boyunu aşan sözler söyleyen ey şaşkın! Kendini bu kadar her şeyden âzâde görme nihâyetinde sen bir insansın, hastalanabilirsin, âciz kalıp güçsüz düşebilirsin, bu gibi durumlarda şan ve şöhretin bir işe yaramaz. Bu kadar aklına, bilgine, malına, mülküne güvenme, Sen de gün gelip, ömür bitince, her fâni gibi vefat edip o çok övündüğün bedenin toprak olunca, arkandan güzel şeyler bırakmaya bak. Akıllı insan ölünce ardından iz bırakır. Boş hayallere kapılıp da kendinin şaşkını olma.
“Eğer cihan baştanbaşa karla dolu olsa güneşin harâreti onu bir nazarla eritir.”
‘Dünya zevkleri, süsleri, ihtişâmı, şerefi şeklen kar gibi parlak olsa bile hakikatte yine onun gibi soğuktur, çok çabuk yok olucudur. Hakikat güneşinin tabiatında olan kahredicilik, onun zevkini, şeklen vâr olan süsünü, güzelliğini hızla eritir. O zevke, şeklen vâr olan süse, güzelliğe kalplerini bağlayanları da bitirir. İnsanların kendi dilinde ‘büyük’ dedikleri zâlimlerin düştükleri yok oluş ve azap târihçilerin mâlumudur, akıl sâhipleri için sonsuza kadar devam edecek bir ibret kaynağıdır.’ (Abidin Paşa, Mesnevî Şerhi, Sâdeleştiren Mehmet Said KARAÇORLU, İst, 2007, s.177-178)
‘Dünyâyı avucuna alsan, her şey arzuna râm olsa kader güneşinin hüküm ışığı vurursa elindekiler de ellerinde erir, dökülür, yok olur gider. Kendinde aşırı kuvvet vehmetme. Seni de varlık âlemini yöneten gücün gücünü unutma. “En yüce Rabbi’niz benim.” (Nâziat, 24) diyen Firavunları, Nemrudları ve onların feci âkıbetlerini hatırından çıkarma.’ (Mesnevî-i Mânevî Şerhi-İlk 1001 Beyit, Hüseyin TOP, Konya, 2008, s.310)
“Hüdâ Hazretlerinin rahmeti; o vezirin de onun gibi yüz bin vezirin de günahlarının ağırlığını, şerrini, hatâlarını bir kıvılcımla yok eder.”
Hâinler, alçaklar, kalbinde kin ve düşmanlık gibi kötü hisler besleyenler; biz sâde insanları kandırarak, aldatarak, kendilerine inandırarak, arzularına ulaşacakların sanıyorlarsa bu asla doğru değildir. Zira kişinin bir hesâbı vardır, bir de Cenâbı Hakk’ın bir hesâbı vardır. Bu tuzakçılara bilmeden kananlar da ümitsiz olmasınlar, ‘nefis ve şeytan kılıklı kişiler bizi aldattı, biz bundan sonra iflah olmayız’, demesinler.
Rabbi Teâlâ, hatâsını anlayarak tevbe edenlerin bağışlayacak kadar cömert ve merhametlidir. Ama bu demek değildir ki, günah işleyelim nasıl olsa Allah Teâlâ affedicidir. Evet, Cenâbı Hak günahları bağışlar ancak Rabb’imiz kalbi ve hasbî yapılan tevbelerle yalancıktan kuru kuruya yapılanları bilir. Hele hikâyedeki vezir gibi hâin tuzakçıların birini değil yüz binini sâdece bir kıvılcımla dahi olsa mahveder.
“Allâhu Teâlâ hayal ve hileyi hikmet eyler. Zehir gibi acı suyu şerbet eder.”
Hilekar, Yahudi vezir, İsevîler için çevirdiği tuzaklar, yalanlar, Hıristiyanların dinlerini bozmak onları aldatmak için nice etrafları sanki altın yaldızlarla döşeli ama aslında içi zehirli ve onları helak edici sözler söylemişti. Vezire inananlar hakikati anladıklarında, hakkıyla tevbe edenlerin, o anki boş hayal ve vezirin hileleri hikmet yerine geçti. Onların zehir gibi kötü ahlakları, tevbe ve bağışlanmayla güzel ahlâka dönüşüverdi. “Ancak tevbe ve iman edip iyi davranışta bulunanlar başkadır; Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sâhibidir.” (Furkan, 70) İşte bu şekilde Cenâbı Hak bağışlananların seyyiatlarını hasenâta çevirir, zehirli suyu da şerbet hâline getirir.
“Allah Teâlâ Hazretleri, İbrâhim aleyhisselâm’ı ateş içinde besler. Korkuyu rûha emniyet eyler.”
Cenâbı Hak izni ve inâyetiyle, yakıcı olan ateş, Hz. İbrâhim aleyhisselâm’ı yakmaz, O’nun için ateş serinlik ve selâmet hâline gelir. Ancak Hakk’ın kuvvet ve kudretiyle ateşteki yakma, insandaki yanma hissi değişebilir. Bunu Hazreti Kur’an anlatıyor. Bu şekilde Allah Teâlâ korkuyu rûha emniyetli kılar. İnsan hakkıyla Allah Azze ve Celle’den korkarsa, bu şekilde farklı bir hikmet tecelli eder. ‘Hikmetin başı, Allah korkusudur.’ Sözü boşa söylenmemiştir.
“Allah Teâlâ Hazretleri sebepleri yok etmesi, vâr etmesi tarzına hayrânım, sevdâlıyım. O’nun kudretini tahayyül ettikçe, düşündükçe sofistâiler gibi hakikati bilmekten uzaklaşmaktayım.”
Beyitte bahsi geçen ‘sofistâiler; eski devirlerdeki bir guruptur. Bunlar, kelime oyunlarıyla hakikati değiştirmeye çalışır, bâzan iyi şeyleri kötü olarak kimi zamanda kötüleri iyi olarak gösterirler bu şekilde bugünkü tâbirle demagoji yaparak saçmalarlardı. Bunlar eski Yunandan beslenen akıl hâdiseleri çözemez, duygularla hareket edilmeli derler ama duygular da yanılabilir diyerek felsefeciler gibi davranırlardı. Bu husûsu uzatmaya gerek yok.
Hazreti Mevlânâ, Cenâbı Hakk’ın ilâhi hikmetlerinin olağan dışı halleri karşısında kendi idrâkinin savrulmasını, âdeta sarhoşluğunu ve dahi hayranlığını işte bu bahsedilen sofistâilere benzetiyor. Hikmet ve sırlar denizinde yüzenlerin aşk hakikati ile gördüklerini izah etmeleri kendi gözleriyle gördükleridir. Bir hadisi kutside de Cenâbı Peygamber aleyhisselam buyuruyor ki; ‘Ben kulumun beni zannettiği gibiyim.’ (Müslim, Zikir 21)
Mâlumdur ki, dünya sebepler âlemidir. Ateş yakmak için odun gerekir. Ateşe atılanlar görünürde yanar ama bunun için ateşi yakmak gerekir. Sebep varsa netice vardır, denir. Ama neticeye varan vasıtayı ne yapsın, o zâten istediğini elde etmiştir. Bağdat’a bir zaman bir âlim gelmiş. Allah Teâlâ’nın varlığına tam iki yüze delil getiriyormuş. O gün câmide bunları anlatacakmış, herkes dâvet ediliyor. Yaşlı bir teyzede dâvet ediliyor. O diyor ki; Benim Cenâbı Hakk’ın vâr olduğuna dâir hiç şüphem yok, delile ihtiyâcım yok, isteyen gitsin.’ Diyor. Sırlarla, bilinmelerle dolu olan neticelere iman etmek aslında aklın gereğidir.
Efendim Cumânız mübârek olsun. Hayırla kalınız.