Ülkemize televizyonun ne zaman geldiğini ve makinesinin vitrinlerde ne zaman görülmeye başladığını kesin bilmiyorum. Kahveye gitme alışkanlığım ve maç seyretme tutkum olmadığından olsa gerek. Olayın başlangıcı benim için önemli değil. O bakımdan bilmek de istemiyorum. Şu yıl geldi diye bilgi vermeye ve adresime meyil atmaya kalkışanlar olabilir, ihtiyaç duymuyorum zahmet etmesinler.
Yalnız şunu biliyorum ki; siyah beyaz televizyon, bu günkü renkli, aşırı makyajlı, bol reklâmlı, üstsüz ve ütüsüz televizyondan dana güzel ve seviyeli idi.
Türkiye'de yarım asra yakın televizyon yayınlarını izler, seyreder ve beğendiklerimi takip ederim. Özel televizyonlarında devreye girmesiyle yayın rekabeti arttı, reyting savaşları başladı ve reklâm gelirlerinden fazla pay alabilmek için erotik yayınlar ekranları kapladı. TRT’de ister istemez özel televizyonlara ayak uydurdu ve onlara benzeme hevesine kapıldı. Halbuki TRT Televizyonu, kaliteli yayınlarla özel televizyonlara örnek olmalıydı ve yol göstermeliydi.
Yalnız şu andaki TRT radyo ve televizyon yayınlarının hakkını teslim etmek gerekir. Gerçi diziler yönünden TRT Televizyonunun da diğer televizyonlardan pek bir farkı kalmadı. Belgeseller, kaliteli müzik yayınları, Küçük Ağa, Kuruluş, Osmancık ve Kökler (Kunta Kinte) gibi yerli ve yabancı diziler ve İpek Yolu gibi programlar tarihe karıştı. Demek ki bu tip programların seyircilerini sevmiyorlar, önemsemiyorlar ve dikkate almıyorlar. Halbuki varlıklarının ve bu günlere ulaşmalarının sebebi onlar.
Klasik Türk musikisine, yansız Tük halk müziğine hasret kaldık. Anadolu’yu bir bütün olarak gür sesiyle ve kıvrak nameleriyle ekranda görmek istiyoruz. Türk müziğini dinlemeye hasret kaldığımız gibi, inatla ve ısrarla programlara alınan belli bölgelerin müziğini dinlemekten de usandık.
Şimdi sırasıyla soruyorum ve verilecek cevabı da merak ediyorum: Kerkük sustu mu veya susturuldu mu? Kafkas oyunları korktu mu? İç Anadolu, Akdeniz, Ege ve Trakya bölgeleri yer altına mı çekildi? Güzel İstanbul şarkı ve türkülerine ne oldu? Kahramanlık türküleri, destanlar, marşlar RTÜK’e mi takılıyor? Türk sanat müziğine, Türk halk müziğine ve Türk tasavvuf müziğine hasret kaldık. Radyo ve televizyonları yönetenler bunu duysun ve bilsin.
Ekranları idare edenlerin, spiker ve yapımcı geçinenlerin televizyonları kendilerine benzetmeye hiç mi hiç hakları yok. 68 kuşağının temsilcileri toplu halde birdenbire spiker yaftası altında ekranlarda boy göstermeye başladılar. İşte o tarihten itibâren canlı yayınlar, yanlı yayınlar olmaya başladı. Haberler sırf PKK’dan bahseder hale getirildi. En adi suçlar, muhabirin kabiliyetini ortaya koymak için bir fırsat doğmuş gibi en romantik ifadelerle abartılı anlatılmaya başlandı. Haberleri tarafsız bir görüşle ve objektif bir anlatımla izlemek mümkün olmaz hale geldi. Ne kadar ikna etmeye uğraşırlarsa uğraşsınlar güven sarsıldığı, ekran ile seyirci arasındaki diyalog koptuğu için seyirci, söylenenlere inanmaz oldu. Gazetelerle televizyonların haber saatleri arasında bir fark kalmadı.
Haberleri akıl süzgecinden ve tecrübe eleğinden geçirerek dinlemeye çalışırken bu sefer televizyonlarda diziler furyası başladı. Birbirinden kopya senaryolar, birbirine benzer karakterler, edebi değeri ve sırası olmayan ifadeler.
Kanallardan birini rastgele açıyorum karşıma ağlayan, saçını başını yolan bir kadın çıkıyor. Hemen bir başka kanala geçiyorum yine tokatlanan ve kapının önünde gözyaşı döken bir kadınla karşılaşıyorum. Hele ki kanal değiştirme ve televizyon seçme hakkına sahibim. Kumandanın tuşlarından birisine rastgele basıyorum. Kocasına veya hanım arkadaşına ihanet eden bir kadınla yüz yüze geliyorum. Bir başka kanala süratle geçiyorum lüks içerisinde yaşayan ve araba modellerini beğenmeyen, hizmetçisine veya kendi seviyesinde olmayan komşularına, hatta akrabalarına burun kıvıran, durak büken bir kadınla daha karşılaşıyorum. Hele zor doğum yapan kadınla, çocuğunu aldıran genç kızların, ameliyat masasında dakikalarca süren bağırtıları ve çığlıkları seyirciyi hem utandırıyor ve hem de usandırıyor.
Ayrıca televizyon kanallarının kadın erkeği buluşturup evlendirme memur ve memureleri var. Aşağı yukarı özel kanallarda aynı saatlere rastlayan ve gün boyu süren evde kalmış kızları, evlenememiş erkekleri birleştirme gayretleri sürüyor. O programların ve stüdyoda dinleye dinleye uzmanlaşmış seyircilerin de bu konuda büyük katkıları ve heyecanlı destekleri oluyor. Evliliğe aracılık yapmak ve katkıda bulunmak elbette güzel bir şey. Bu tarz programları dikkat çeker ve takip edilebilir hale getirmek için mizansenlere baş vurulduğu da oluyor. Yalnızca ev hanımlarını ilgilendiren yemek programları derseniz hiç çekilmiyor. Gerçi televizyonların gündüz programları daha çok hanımlara yönelik oluyor.
Aslında televizyon çok güzel bir iletişim ve eğlence aracı. Bu imkânın, millî kültürümüze ışık tutacak, adet ve geleneklerimizin yaşatılmasına katkıda bulunacak niyetle ölçülü kullanılması elbette çok faydalı olur. Televizyonlarımızı gazino havasından ve ağız dalaşı türü sokak kavgalarından kurtarmak gerekir.
Yanlı yayınlar, canlı yayınlara galebe çalmaya başladı. O sebeple canlı yayınlar bile izlenmez hale geldi. Seyircisi olmayan televizyonun bir işe yaramayacağını bakalım ne zaman düşünür ve anlar hale geleceğiz.
Yalnız şunu biliyorum ki; siyah beyaz televizyon, bu günkü renkli, aşırı makyajlı, bol reklâmlı, üstsüz ve ütüsüz televizyondan dana güzel ve seviyeli idi.
Türkiye'de yarım asra yakın televizyon yayınlarını izler, seyreder ve beğendiklerimi takip ederim. Özel televizyonlarında devreye girmesiyle yayın rekabeti arttı, reyting savaşları başladı ve reklâm gelirlerinden fazla pay alabilmek için erotik yayınlar ekranları kapladı. TRT’de ister istemez özel televizyonlara ayak uydurdu ve onlara benzeme hevesine kapıldı. Halbuki TRT Televizyonu, kaliteli yayınlarla özel televizyonlara örnek olmalıydı ve yol göstermeliydi.
Yalnız şu andaki TRT radyo ve televizyon yayınlarının hakkını teslim etmek gerekir. Gerçi diziler yönünden TRT Televizyonunun da diğer televizyonlardan pek bir farkı kalmadı. Belgeseller, kaliteli müzik yayınları, Küçük Ağa, Kuruluş, Osmancık ve Kökler (Kunta Kinte) gibi yerli ve yabancı diziler ve İpek Yolu gibi programlar tarihe karıştı. Demek ki bu tip programların seyircilerini sevmiyorlar, önemsemiyorlar ve dikkate almıyorlar. Halbuki varlıklarının ve bu günlere ulaşmalarının sebebi onlar.
Klasik Türk musikisine, yansız Tük halk müziğine hasret kaldık. Anadolu’yu bir bütün olarak gür sesiyle ve kıvrak nameleriyle ekranda görmek istiyoruz. Türk müziğini dinlemeye hasret kaldığımız gibi, inatla ve ısrarla programlara alınan belli bölgelerin müziğini dinlemekten de usandık.
Şimdi sırasıyla soruyorum ve verilecek cevabı da merak ediyorum: Kerkük sustu mu veya susturuldu mu? Kafkas oyunları korktu mu? İç Anadolu, Akdeniz, Ege ve Trakya bölgeleri yer altına mı çekildi? Güzel İstanbul şarkı ve türkülerine ne oldu? Kahramanlık türküleri, destanlar, marşlar RTÜK’e mi takılıyor? Türk sanat müziğine, Türk halk müziğine ve Türk tasavvuf müziğine hasret kaldık. Radyo ve televizyonları yönetenler bunu duysun ve bilsin.
Ekranları idare edenlerin, spiker ve yapımcı geçinenlerin televizyonları kendilerine benzetmeye hiç mi hiç hakları yok. 68 kuşağının temsilcileri toplu halde birdenbire spiker yaftası altında ekranlarda boy göstermeye başladılar. İşte o tarihten itibâren canlı yayınlar, yanlı yayınlar olmaya başladı. Haberler sırf PKK’dan bahseder hale getirildi. En adi suçlar, muhabirin kabiliyetini ortaya koymak için bir fırsat doğmuş gibi en romantik ifadelerle abartılı anlatılmaya başlandı. Haberleri tarafsız bir görüşle ve objektif bir anlatımla izlemek mümkün olmaz hale geldi. Ne kadar ikna etmeye uğraşırlarsa uğraşsınlar güven sarsıldığı, ekran ile seyirci arasındaki diyalog koptuğu için seyirci, söylenenlere inanmaz oldu. Gazetelerle televizyonların haber saatleri arasında bir fark kalmadı.
Haberleri akıl süzgecinden ve tecrübe eleğinden geçirerek dinlemeye çalışırken bu sefer televizyonlarda diziler furyası başladı. Birbirinden kopya senaryolar, birbirine benzer karakterler, edebi değeri ve sırası olmayan ifadeler.
Kanallardan birini rastgele açıyorum karşıma ağlayan, saçını başını yolan bir kadın çıkıyor. Hemen bir başka kanala geçiyorum yine tokatlanan ve kapının önünde gözyaşı döken bir kadınla karşılaşıyorum. Hele ki kanal değiştirme ve televizyon seçme hakkına sahibim. Kumandanın tuşlarından birisine rastgele basıyorum. Kocasına veya hanım arkadaşına ihanet eden bir kadınla yüz yüze geliyorum. Bir başka kanala süratle geçiyorum lüks içerisinde yaşayan ve araba modellerini beğenmeyen, hizmetçisine veya kendi seviyesinde olmayan komşularına, hatta akrabalarına burun kıvıran, durak büken bir kadınla daha karşılaşıyorum. Hele zor doğum yapan kadınla, çocuğunu aldıran genç kızların, ameliyat masasında dakikalarca süren bağırtıları ve çığlıkları seyirciyi hem utandırıyor ve hem de usandırıyor.
Ayrıca televizyon kanallarının kadın erkeği buluşturup evlendirme memur ve memureleri var. Aşağı yukarı özel kanallarda aynı saatlere rastlayan ve gün boyu süren evde kalmış kızları, evlenememiş erkekleri birleştirme gayretleri sürüyor. O programların ve stüdyoda dinleye dinleye uzmanlaşmış seyircilerin de bu konuda büyük katkıları ve heyecanlı destekleri oluyor. Evliliğe aracılık yapmak ve katkıda bulunmak elbette güzel bir şey. Bu tarz programları dikkat çeker ve takip edilebilir hale getirmek için mizansenlere baş vurulduğu da oluyor. Yalnızca ev hanımlarını ilgilendiren yemek programları derseniz hiç çekilmiyor. Gerçi televizyonların gündüz programları daha çok hanımlara yönelik oluyor.
Aslında televizyon çok güzel bir iletişim ve eğlence aracı. Bu imkânın, millî kültürümüze ışık tutacak, adet ve geleneklerimizin yaşatılmasına katkıda bulunacak niyetle ölçülü kullanılması elbette çok faydalı olur. Televizyonlarımızı gazino havasından ve ağız dalaşı türü sokak kavgalarından kurtarmak gerekir.
Yanlı yayınlar, canlı yayınlara galebe çalmaya başladı. O sebeple canlı yayınlar bile izlenmez hale geldi. Seyircisi olmayan televizyonun bir işe yaramayacağını bakalım ne zaman düşünür ve anlar hale geleceğiz.