Cami ve Mescitlerimiz

Abdullah Uçar

Mevlâ’dan bize ses vermede hep cedlerimiz
Manevi bekçisidir yurdun, ulu mabetlerimiz
A. Nihat Asya

Kubbeleri ve minareleri ile Müslüman beldelerin alâmet-i fârikası durumunda olan camilerimizin mânâ dünyamızda, ruhsal hayatımızda çok farklı bir yeri vardır. Biz camilerimizle canlıyız. Onun için Büyük Selçuklu Devletinin kurucularından Tuğrul Bey; fethettiği yerde cami yaptırmadan, kendisine ikamet edecek saray yaptırmaz, bunu edebe mugayir bulur ve şöyle dermiş: “Allah’ın evini yapmadan kendimize saray yapamayız.” (1)
Bu anlayışla Anadolu ve fethedilen her yer, dua için Allah’a uzanan eller misali, cami ve minarelerle bezenmiş, renk renk çiçekler gibi, hanlar, hamamlar, tekkeler, türbeler, zaviyeler… Vakıf medeniyetimizin tezahürleri olmuşlardır.
Ama gün gelmiş, devran dönmüş, “Her kemalin bir zevali var” atasözü tecelli etmiş, bu zeval dönemi milletimizin üstüne karabulutlar misali çökmüş, madde, mana, estetik ve sanat hususunda epterlik (kısırlık) dönemimiz başlamakla kalmamış, ecdat emanetlerine bile hıyanet edilmiştir.
Balkanlardaki cami ve müştemilatları, diğer vakıf unsurları kaba ve yobaz Ortodokslar tarafından tahrip edilmiş, ayakta kalanlarda öyle süfli ve hayâ edilecek bir şekil ve hizmette kullanılıyor ki, (2) Akif’in “tek dişi kalmış canavar” nitelemesinin bu insanlara az olduğu kanaati hâsıl olur.
Fakat onlara diyecek hiçbir şeyimizin olmadığı, yakın tarihimizin kısa bir tetkiki ile ortaya çıkar. Dünyanın göz bebeği mesabesinde olan Sultanahmet Camii 1939-1945 yılları arasında askeri kışla olarak kullanılmış, içinde ocaklar yakılmış, yemekler pişirilmiş, kazanlarda sular kaynatılıp çamaşırlar yıkanmıştır. (3) Bazı camiler tuvalet olarak kullanılmış, (4) Bazı camiler Saz Evi olarak, (5) bazıları düğün salonu, (6 )bazıları kooperatif binası olarak, bazı camiler müze, (7) bazı camiler askerin ot deposu ve hayvan ahırı (8) olarak kullanılmış, bazıları da resmen satılmıştır. (9) Bu ahvale muttali olan şairlerden birisi olsa gerek, durumun vahametinden Allah’a sığınıyor ve şöyle diyor:
Vîran olmuş mâbetleri aman Allah
La havle velâ kuvvete illa billâh
Filozof Rıza Tevfik’de, batılıların bile Muhteşem Süleyman diye taltif ve takdir ettikleri Kanunî’nin bir tek kızı için yaptırdığı İslâm Âleminin nadide eserlerinden Mihrimah Sultan Camii’nin harap, bakımsız, cemaatsiz, ilgisiz… durumunu görünce şöyle yazmış:
 
Vardım eşiğine yüzümü sürdüm
Etrafını bütün dikenler sarmış
Ulu mihrabında yazılar gördüm
Kim bilir ne mutlu zamandan kalmış
Batan güneşlerin ölgün nigâhı
Karartmış bırakmış ol kıblegâhı
Mazlum bir ümmetin baht-ı siyahı
Viran kubbesine gölgeler salmış
İslâm’ın bahtiyar bir zamanında
Âb-ı hayat varmış şadırvanında
Şimdi harap olan sayebanında
Dem çeken kuşların ömrü azalmış
Ayât-ı ibret var kitabesinde
Bir ders-i hikmet var hitabesinde
Bağ-ı cennet olan harabesinde
Tekbir sedaları artık bunalmış
Hey Rıza secdeye baş koy da dinle
Taşlar dile gelsin senin derdinle
Efsane söyleyim, ağla, hem dinle
O şerefli mazi meğer masalmış
Konya’mızın gözünde ve gönlünde taht kuran, o dönemin en mazlum ve madur insanlarından biri olan, büyük veli Hacıveyiszade Mustafa Efendi, Konya’da Aziziye Camii'nde imamdır. Cumhuriyetten sonra camilerin, cami görevlilerinin, vakıfların, bilcümle hayrî eserlerin düştüğü bu acıklı durumu gördüğü için, bu kâbusun kısa zamanda kaldırılması için, namazlardan sonra çok uzun dualar yaparmış. Bektaşi meşrep İbrahim Efendi diye de bir müezzini varmış. Bakar duanın biteceği yok, bazen sesli olarak: “Allah’ım, şunun istediğini ver de kurtulalım” diye müdahale edermiş.
Askerlik dönüşü 1981 yılında, Selçuklulardan kalma nadide eserlerimizden İplikçi Camii'ne imam tayin edildim. O yıllarda Cami sergisinin %80’den fazlası seccadelerden oluşmakta idi. Hatta içinde antika olanları muhafaza edeceğiz diye epeyce de zahmetler çekmiştik. Allah selâmet versin berhayat olan Konya eşrafından bir abimiz, bana bunun sebebini bilip-bilmediğimi sordu. Bende “bilmiyorum” deyince şöyle anlattı: “Bu ecdad emaneti camiyi müze yaptılar. İçine Roma ve Bizans döneminden kalma birçok heykel ve lahitler koydular. Uzun yıllar böyle kaldı. 1950 yılında rahmetli Menderes iktidar olunca hemen bunların temizlenmesini emretti ve temizlendi. İlk Cumayı Hacıveyiszade Mustafa Efendi'nin kıldıracağı ama caminin sergisi olmadığı için herkes namaz kılacağı sergiyi getirmesi duyurulunca, seccadesini kapan geldi. Hoca merhum hutbeden sonra; ‘Cemaat-i Müslimin, yıllardır müze olan ve çırılçıplak vaziyette kalan bu Allah evini, getirdiğiniz halılar ve seccadelerle giydirdiniz, şimdi giderken onları götürüp de burası yine mi çıplak kalacak’ mealinde şeyler söyleyince, kimse seccadelerini götüremedi.”
Yakın tarihte bu çileli millet, neler çekti neler? Selef-i salihin dediğimiz o insanlara Yüce Rabbimiz gani gani rahmet eylesin.
--------
1- Ergun Göze, “Son Sözleri Ansiklopedisi”, Boğaziçi Yayınları, İst. 1994, s. 26; Aydın Taneri, “Türk Devlet Geleneği”, İstanbul 1997, s. 204.
2- Türkiye Gazetesi, 09.01.1990 (Pavyon, sex filmi oynatan sinema, tiyatro).
3- Ahmet Kabaklı, “Temellerin Duruşması”, T. E. Vakfı Yay. İst. 1989, s.192.
4- Zafer Dergisi, sayı, 238/22.
5- Tarih ve Medeniyet Dergisi, sayı 54/71.
6- Mustafa Gencer, “Kudüse Uzanan Kanlı Yol”, Tarih ve Düşünce Dergisi, Kasım 2004, sayı 53, s. 77.
7- 1948 yılında Dolmabahçe Camii yıllarca müze olarak kullanılmış Konya’da Selçuklu eseri İplikçi Camii hâkeza; Mustafa Armağan, “Abdülhamid’in Kurtlarla Dansı-2, s. 123,
8- Münevver Ayaşlı, “Dersaadet”, Timaş Yay. İst. 2005.
9- Zafer 238/12; “Camiler Haraç Mezad satılmış” Türkiye Gazetesi, 2 Temmuz 1993; İbrahim Refik, Tarih Şuuruna Doğru-2, Albatros Yay. 7. Bas. İst. 2001, s. 31.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.