Bursa'dan Konya'ya Seyahat (3)

.
Sadreddin-i Konevî Camii’nin, küçük fakat güzel bir mabet olduğunu, miladî 1897’de duvarları yontma taştan, üstü de kiremit döşenerek mükemmel şekilde onarıldığını, kütüphanesindeki 256 ciltli kitabın saygı ile korunduğunu, ayrıca 5-6 yüz senelik zarif ve nefis bir seccadenin Muhyiddin-i Arabî’ye ait olduğunun rivayet edildiğini kaydeden Mehmed Ziya Bey, “Sadreddin-i Konevî hakikati bilen şeyhlerin ve derin âlimlerin büyüklerindendir” diyerek, şöyle devam ediyor:
“Aslen Malatyalı ise de yetiştiği yer Konya’dır. Babası küçükken vefat etmiş, Muhyiddin-i Arabî, hakikat lisanını öğretmek üzere Konya’ya gelmiş, Konevî’nin annesiyle evlenerek, onun terbiyesi ve gelişmesiyle ilgilenmiştir. Allah vergisi yeteneği sâyesinde az zamanda Hz. Arabî’nin olgunlaştırıcı nefesine kavuşan bu büyük zât, çeşitli ilimler ve fenlerde en yüksek dereceye ulaşmış, tefsir, hadis, tasavvuf, kelâm ve hikmette asrının ileri geleni olmuştur. Çoğu zaman ilim ve irfan meclisinde hazır bulunan Mevlânâ ile aralarında tam ve saf bir dostluk vardı. Öyle ki sohbet sırasında Celâleddin’e ‘Mevlânâ’ diye hitap etmesi, bu lâkapla şöhret bulmasına yol açmıştır. Mevlânâ ahirete göçtüğünde de vasiyeti gereğince cenaze namazını kıldırmak için ilerlediğinde bayılmış, bu sebeple namazı Kadı Siraceddin kıldırmıştır”
Mehmet Ziya Bey, eski fotoğraflarda da görüldüğü gibi, Sadreddin-i Konevî’nin türbesinin bitişiğindeki mezarlıkta 5-6 yüz senelik mezar taşlarının bulunduğunu, Türk emirlerinden birçoğunun o civarda gömülü olduğunu, Konevî’yi geçince Türk emirlerden Turgutoğlu Ahmet Bey’in türbesinin yer aldığını ekleyip, doğruca Şems-i Tebrizî dergâhına vardığını belirterek, şunları yazıyor:
“Garip şey! Konya’da memuriyetim sırasında sabah akşam buradan geçmeme rağmen, bu türbeyi ancak bir iki defa ziyaret nasip olmuş, fakat gereği kadar inceleyememiştim. Bu defa arzumu yerine getirmeyi başardım. Mahkeme Hamamı yanından İdadi Mektebi’ne çıkan yol üzerindeki türbenin kapısından içeri girerek sağlı sollu kabirlerin arasından geçip Şems Dedesi Ahmet Şükrü Efendi’nin odasına girdim. Dede Efendiyi uzun ve alçak bir sedirin üz erinde kitap okurken buldum. Tarikat adabı üzere selam verdim. Başını kaldırıp bakınca, ‘Dede Efendi hazretleri, beni tanıyabildiniz mi?’ diye sordum, cevap olarak; ‘Maşallah. Tanımaz mıyım?’ karşılığını vererek, oturduğu yerden kalkıp, bizi hoşnut etti. Eski muhabbetleri yenileyip, bu sefer ki seyahatimizden maksadından söz ederek kendileri gibi faziletli insanları ziyaretle şeref duyduğumdan dolayı sevindiğimi arz ettim.
Hacı Ahmed Şükrü Efendi, Mevlevî şeyhlerinin önde gelenlerinden olup, Mesnevîhan Ebu’l-Kemâl Osman Selahaddin Dede Efendi hazretlerinin önde gelen dervişlerindendi. Bir zamanlar vilâyet idare meclisi azalığında bulunmuş, yaradılıştan sahip olduğu sadakat ve gayreti sebebiyle faydalı ve güzel hizmetler etmeye muvaffak olmuştu. İrfan ve edebi, yumuşak huyluluğu v e alçak gönüllülüğü sebebiyle Konya’da epey hürmet gören bu değerli zât, isteğimi büyük bir takdirle karşılayıp, ‘Hele bir kahve içelim’ diye iltifatta bulundu. Ben, bedenen rahatsız oldukları için böyle bir külfete gerek olmadığını söyleyerek, birlikte çıkıp, türbeye girdik Şems-i Tebrizî Dergâhı, bir semâhaneden ve bir de türbeden ibaret olup, şeyhe ait daire bunun dışındadır. Şems hazretlerinin kerametli şahsiyeti, ilahî tecellilerin ve coşkunlukların kaynağı olduğu için, türbesinde de bu hâl hissedilir. Samimiyetle içeriye giren bir ziyaretçi için, Şems’in mazhar olduklarını hissedip, anlamamak imkânsızdır. Yüce Mevlânâ’nın türbesindeki aşk veren hâl başka, Şems-i Tebrizî dergâhındaki coşkunluğun cilvesi büsbütün başkadır”
Ziya Bey, bu dergâhta şeref ve bereketli emanetlerden İzze’d-dîn el- hattât es-Sâvecî hattıyla yazılmış olan bir Kur’an-ı Kerim bulunduğunu, bu mukaddes kitabın sonunda “Fî şehri’l-muazzam Şâ’ban li sene sitte aşer. Min şehri’l-mükerrem Muharremi’l-harâm li sene sitte ve ışrîn ve seb’a mî’e” ibareleri yazan bu Kur’an-ı Kerim’in hattının fevkalâde nefis, cildinin göz alıcı olduğunu ifade ederek, bu güzel emanetleri birer birer ziyaret ettirdikten sonra, Mesnevî nüshasını bulunduğu camekândan çıkararak eline uzattığını bildirerek, şöyle diyor:
“Bu mübarek ve nefis eserlerden başka Şems hazretleri’nin başına taktığı arakiye ile giydiği hırka ziyarete değerdir. Hakikat güneşinin ışıklarını kendisinde barındıran Hz. Şems’in başını koyduğu sikke, arakiye cinsinden Nakşî külâhına benzer, etrafında Allah lafzı ve tevhid kelimesi işlenmiştir”
Ziyaretten sonra kaydetmeye değer hususları hatıra defterine geçirmek üzere bir köşeye çekilen Mehmed Ziya Bey, gıpta edilecek bir hürmetle emanetleri yerlerine yerleştirmesinden sonra Ahmet Şükrü Dede ile birlikte dairesine döndüklerini, Dedenin “Artık bir kahve içeriz” diyerek, kendi eliyle pişirdiği kahveyi içerek elini öptükten ve hayır duasını isteyerek oradan ayrılıp, doğruca Hz. Mevlânâ Celaleddin Rûmi’nin dergâhına doğru yola çıktığını söylüyor. (Devamı var) 

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

Yazarlar Haberleri