Bu vatan bizimdir ve hepimizindir. Bu topraklar üzerinde yaşayan ve kendisini Türk kabul eden herkesindir. Ecdadımızın, kanları ve canları pahasına fethederek ve savunarak bize emanet ettikleri bu topraklar, dost-düşman, yerli-yabancı, herkes bilsin ki her haliyle ve her şeyiyle bizimdir. Müşterek sahiplenilerek, gayret ve hizmetimizle yükseltilerek ilelebet bizim olarak kalacaktır.
Bu vatan; Galiçya, Sarıkamış, Yemen, Çanakkale, Sakarya, Dumlupınar ve Kıbrıs da şehit olanlarındır, kanlarıyla ve canlarıyla toprağı öpenlerindir.
Bu mübârek vatan topraklarında beraber yaşayanların, geleceğe aynı açıdan bakanların her ne sebeple ve her ne şekilde olursa olsun birbirleri ile kavga ve çekişme halinde bulunmaları ancak din, vatan ve millet düşmanlarının işlerine yarar. Onları sevindirir, ecdadımızın kemiklerini sızlatır ve vatan topraklarını da ağlatır. Dağdan-taştan, kurttan-kuştan, yazdan-kıştan gözyaşı yerine kan akar, dinî ve millî bütünlüğümüzü tehlikeye sokar.
Vatan ufkunda tehlike işaretleri belirdiği zaman ne hale düşeceğimizi çok iyi bilen İstiklâl Marşımızın yazarı Mehmet Âkif’in mısralarında dile getirdiği gibi:
“Bastığın yerleri (toprak) diyerek geçme, tanı!
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı;
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.
Uzun uzun yazıp durmaya, konuşup anlatmaya, çırpınıp çabalamaya ne gerek var ? Vatan sevgisini ve aşkını yukarda ki mısralardan daha güzel ifade etmek, bu büyük dâvâyı kalplere nakşetmek mümkün mü ?
Vatan ve vatan sevgisi ancak bu kadar güzel anlatılabilir. Bu mısraları dosta-düşmana, kurda-kuşa, dağa-taşa, yaza-kışa ve toprağa-suya...cesaretle haykırmalıyız.
Başta dinimiz ve millî varlığımız olmak üzere bütün tarihî ve manevî değerlerimiz, kardeşliğimizin kuvvetlenmesine, birlik ve beraberliğimizin gelişmesine birer vesiledir. Bu önemli görevin ifası da öncelikle cami görevlilerinden ve cami cemaatından beklenir. Nasıl cami, toplanmanın, birleşmenin ve kaynaşmanın sembolü ise, cami cemaatı da halk arasında birleştirici ve kaynaştırıcı rol oynamalıdır. Geçmişte böyle olmuştur, bu gün de böyle olmalıdır. Camilerde görev yapanlar cemaatlerini, okullarda görev yapanlar öğrencilerini, fabrikalarda sorumluluk yüklenenler işçilerini bu konuda ikaz ve bu önemli göreve teşvik etmelidirler.
Kur’an-ı Kerimde; “Sizden, insanları hayra çağıran, iyiliği emreden, kötülüğü yasaklayan bir cemaat bulunmalıdır. İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” buyrulmuyor mu ?
Peygamber Efendimiz de; Ebu Hüreyre (R. Anh) tarafından rivayet edilen bir hadîste ne kadar güzel buyurmuş: “Nefsim yedi kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki siz iman etmedikçe Cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş sayılmazsınız. Size bir şeyi haber vereyim: Onu yaptığınız zaman sevişirsiniz: Aranızda selâmı yayınız.”
Sevgili Peygamberimiz ümmetine; selâmlaşın, konuşun, birbirinize danışın, birbirinize karşı güler yüzlü olun, gerektiği zaman ekmeğinizi ve aşınızı paylaşın... buyuruyor.
Vatan topraklarında beraber nefes alıp vermenin, rızık temini için hürce çalışmanın, iş yerinde ve evinde söz ve irade sahibi olmanın, beraber saf tutup secdeye varmanın, korkusuzca şehit kanlarıyla sulanmış bu toprakları kucaklamanın, şafakta ezan sesleriyle ve bülbül ötüşleriyle uyanmanın, yolda giderken durup bir akıncının, bir alp erenin, bir velinin ve bir gazinin mezarı başında fatiha okuyup dua etmenin ne anlama geldiğini iyi değerlendirmemiz ve iyi yorumlamamız gerekir.
Sevgili Peygamberimiz yine bizleri ikaz ediyor ve şöyle buyuruyor: “Birbirinize kin beslemeyiniz. Birbirinize kin duymayınız. Birbirinizin varlığını ve başarısını kıskanmayınız. Allah’ın kulları olarak kardeşçe yaşayınız.”
Peygamber Efendimize keşke sorabilseydik: Ayrı ırklara ve milletlere mensup olsak ta mı? Zengin-fakir, yerli-yabancı, kuvvetli-zayıf, hastalıklı-sağlıklı olsak ta mı? Ayrı mezheplere, ayrı tarikatlara, ayrı cemaatlara, ayrı partilere, ayrı vakıf ve derneklere mensup olsak ta mı ?
Allah’ın rahmetinin mü’min gönüllere ulaştığı, iyiliklerin ve güzelliklerin bizi beklediği, meleklerin iman nuruyla gönüllerini aydınlatanlarla beraber olduğu, asırlarca İslâm’ın bayraktarlığını yapmış milletimizin çocuklarının ve torunlarının yaşadığı vatan topraklarında bize yakışan ve bizden beklenen, Peygamber Efendimizin güzel ve köklü tavsiyelerine uymak, bir ve beraber olmaktır.
Merhum şâir Ohan Şaik Gökyay: “Bu vatan kimin?” diye hem sormuş ve hem de güzelce cevabının vermiştir:
“Bu vatan toprağın kara bağrında,
Sıradağlar gibi duranlarındır.
Bir tarih boyunca onun uğrunda,
Kendini tarihe verenlerindir.”