Önceki gün yazımın başında “Günümüzde de bir Behlül Dânâ olsa da ülkenin kaderinde söz sahibi olanlar onun her birisi ayrı birer hikmet taşıyan sözlerinden örnek alsalar” demiştim. Bugün de sanıldığı gibi meczûb değil, Allah aşkı ile sarhoş bir velî olan Behlül Dânâ’nın insanlık için ders niteliğindeki sözlerini yayımlamaya devam ederek, şehrimizi ve ülkeyi idare eden bir kısım makam ve mevki sahiplerinin gurura kapılmamak için Osmanlı sultanları gibi Cuma selâmlığına giderken para ile tutulan adamlara “Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var” diye bağırttıklarını hatırlarından çıkarmamalarını temenni edelim.
Adaleti ile meşhur olan Halife Harun Reşid, büyük değer vererek nasihatlarından çok istifade ettiği Behlül Dânâ’ya, “Amellerimiz hakkında ne dersiniz?” diye sorunca, Behlül “Allahü teâladan korkarak ve emrettiğine uygun olarak yapılan amel makbûldür” buyurdu. Bunun üzerine Harun Reşid’in “Peygamber efendimizle akraba olarak yakınlığımız hakkında ne dersiniz?” şeklinde sorusunu “Peygamber efendimize (s.a.v) akrabalıktan ziyade, bildirdiği hükümlere bağlılıkta yakın olmak daha mühimdir” şeklinde cevapladı. Harun Reşid bu defa “Peygamber efendimizin şefaatine kavuşabilecek miyiz?” diye sorar, Behlül de “Onu Allah bilir” cevabını verdikten sonra sorular karşılıklı şöyle devam eder:
Halife Harun Reşid: “Nasıl yaşayalım?”
Behlül Dânâ: “Allah’dan kork. Her hâlinde Muhammed aleyhisselâmın sünnetine tâbi ol. Bu durumda en kârlı yolu seçmişsin demektir”.
Harun Reşid: “Çok güzel söylüyorsun, şu hediyeyi kabul et”.
Behlül Dânâ: “Onu kimden aldınsa ona ver. Dünyadaki sahipleri yakana yapışmadan önce, veren Allah’ın yolunda harca. Bunu bu dünyada yap. Ahirete kalırsa onlara bir şey bulup veremezsin, razı edemezsin”. Behlül Dânâ hazretleri hediye ettiği parayı almayınca Harun Reşid, “Para borcun varsa onu ödeyelim” diye devam etti. Behlül de, “Kûfe’de birçok ilim sahipleri vardır. Borç ile borcun ödenmeyeceğinde ittifak etmişlerdir” karşılığını verdi. “Bâri ihtiyacını temin edelim” diyen Harun Reşid’e, Behlül Dânâ’nın cevabı “Allahü teâlâ senin Rabbin olduğu gibi, benim de Rabbim’dir. Seni hatırlayıp beni unutması muhaldir (imkânsız)” oldu. Bu sözleri işiten halife Harun Reşid, ağladı.
Behlül Dânâ’nın insanlık için örnek olan şu rivayeti de meşhurdur: Adamın birisi namaz kılmaz, diğer ibadetleri de yapmaz, fakat her gece yatarken, “Yâ Rabbi! Bana Cennetini nâsip eyle” diye dua ederdi. Bir gece yine aynı şekilde dua ederek uykuya daldı. Gece yarısı damdan gelen gürültü ile uyanarak, dışarıya çıkıp, damdaki kimseye “Kimsin, orada ne arıyorsun” diye seslendi. Damdaki adam Behlül Dânâ idi ve “Devem kayboldu, onu arıyorum” cevabını verince ev sahibi, “Behey adam, damda deve aranır mı? Kaybolan devenin damda olması mümkün mü? Bu akılsızlık değil mi? diye devam edince, Behlül Dânâ hazretleri bunun üzerine, “Senin, hiç ibadet etmemen ve sonra da Allahü teâlâdan Cenneti istemen daha akılsızlık değil midir?” buyurunca, ev sahibi Behlül Dânâ’nın böyle davranmakla kendisine nasihatte bulunduğunu anladı, yaptığı hatadan dolayı tövbe ederek, ondan sonra ibadetlerini aksatmadan yerine getirmeye başladı.
Bu konuda bir başka rivayet de şöyledir: Tâbiinin meşhur âlimlerinden ve evliyânın büyüklerinden İbrahim bin Edhem’in babası İbrahim Edhem, Belh şehrinin padişahı idi. Tahtta oturur, avlanmayı sever, her türlü imkâna sahip olduğu için her istediğini yer, istediğini giyer, her emri hemen yerine getirilirdi. Yolculuğa çıktığında, altın kalkanlı kırk asker önünde, altın gürzlü kırk asker arkasında yürürdü. Bir gece tahtı üzerinde uyuyakalmıştı. Gece bir gürültü ile uyandı. Dışarıya çıkınca damda birisini görerek, “Kim o?” diye seslendi. Damdaki adam, “Tanıdık birisiyim, devemi kaybettim onu arıyorum” dedi. İbrahim Edhem, “Hey şaşkın, damda deve mi aranır?” deyince, damdaki zât da “Ey gâfil, sen Allahü teâlâyı altın taht ve süslü elbiseler içinde arıyorsun da, damda deve aramak bundan daha mı acaib?” cevabını verdi.
İbrahim Edhem’in kalbi bu sözlerden sonra Allah aşkı ile yandı, o zamana kadar işlediği günâhlara tövbe etti, Allahü teâlâya gönül verdi. Mübarek sözleri dillerde dolaşır oldu, muhabbeti gönüllerde yaşadı. Tacını, tahtını bırakıp büyük evliyâ oldu. Dünya sultanları unutuldu, fakat o günümüze kadar unutulmadı. Allah, onları bizlere şefaâtçi kılsın. Amin.
Günümüzde kendilerini şâh ve padişah sananların (!) böyle zâtların örnek hayatlarından dersler alıp, davranışlarını buna göre tanzim etmeleri gerekmez mi? Çünkü, bu dünya Sultan Süleyman’a bile kalmamıştır ki, böylelerine kalsın!
Kaynak: Evliyâlar ve Peygamberler tarihi.
Halife Harun Reşid: “Nasıl yaşayalım?”
Behlül Dânâ: “Allah’dan kork. Her hâlinde Muhammed aleyhisselâmın sünnetine tâbi ol. Bu durumda en kârlı yolu seçmişsin demektir”.
Harun Reşid: “Çok güzel söylüyorsun, şu hediyeyi kabul et”.
Behlül Dânâ: “Onu kimden aldınsa ona ver. Dünyadaki sahipleri yakana yapışmadan önce, veren Allah’ın yolunda harca. Bunu bu dünyada yap. Ahirete kalırsa onlara bir şey bulup veremezsin, razı edemezsin”. Behlül Dânâ hazretleri hediye ettiği parayı almayınca Harun Reşid, “Para borcun varsa onu ödeyelim” diye devam etti. Behlül de, “Kûfe’de birçok ilim sahipleri vardır. Borç ile borcun ödenmeyeceğinde ittifak etmişlerdir” karşılığını verdi. “Bâri ihtiyacını temin edelim” diyen Harun Reşid’e, Behlül Dânâ’nın cevabı “Allahü teâlâ senin Rabbin olduğu gibi, benim de Rabbim’dir. Seni hatırlayıp beni unutması muhaldir (imkânsız)” oldu. Bu sözleri işiten halife Harun Reşid, ağladı.
Behlül Dânâ’nın insanlık için örnek olan şu rivayeti de meşhurdur: Adamın birisi namaz kılmaz, diğer ibadetleri de yapmaz, fakat her gece yatarken, “Yâ Rabbi! Bana Cennetini nâsip eyle” diye dua ederdi. Bir gece yine aynı şekilde dua ederek uykuya daldı. Gece yarısı damdan gelen gürültü ile uyanarak, dışarıya çıkıp, damdaki kimseye “Kimsin, orada ne arıyorsun” diye seslendi. Damdaki adam Behlül Dânâ idi ve “Devem kayboldu, onu arıyorum” cevabını verince ev sahibi, “Behey adam, damda deve aranır mı? Kaybolan devenin damda olması mümkün mü? Bu akılsızlık değil mi? diye devam edince, Behlül Dânâ hazretleri bunun üzerine, “Senin, hiç ibadet etmemen ve sonra da Allahü teâlâdan Cenneti istemen daha akılsızlık değil midir?” buyurunca, ev sahibi Behlül Dânâ’nın böyle davranmakla kendisine nasihatte bulunduğunu anladı, yaptığı hatadan dolayı tövbe ederek, ondan sonra ibadetlerini aksatmadan yerine getirmeye başladı.
Bu konuda bir başka rivayet de şöyledir: Tâbiinin meşhur âlimlerinden ve evliyânın büyüklerinden İbrahim bin Edhem’in babası İbrahim Edhem, Belh şehrinin padişahı idi. Tahtta oturur, avlanmayı sever, her türlü imkâna sahip olduğu için her istediğini yer, istediğini giyer, her emri hemen yerine getirilirdi. Yolculuğa çıktığında, altın kalkanlı kırk asker önünde, altın gürzlü kırk asker arkasında yürürdü. Bir gece tahtı üzerinde uyuyakalmıştı. Gece bir gürültü ile uyandı. Dışarıya çıkınca damda birisini görerek, “Kim o?” diye seslendi. Damdaki adam, “Tanıdık birisiyim, devemi kaybettim onu arıyorum” dedi. İbrahim Edhem, “Hey şaşkın, damda deve mi aranır?” deyince, damdaki zât da “Ey gâfil, sen Allahü teâlâyı altın taht ve süslü elbiseler içinde arıyorsun da, damda deve aramak bundan daha mı acaib?” cevabını verdi.
İbrahim Edhem’in kalbi bu sözlerden sonra Allah aşkı ile yandı, o zamana kadar işlediği günâhlara tövbe etti, Allahü teâlâya gönül verdi. Mübarek sözleri dillerde dolaşır oldu, muhabbeti gönüllerde yaşadı. Tacını, tahtını bırakıp büyük evliyâ oldu. Dünya sultanları unutuldu, fakat o günümüze kadar unutulmadı. Allah, onları bizlere şefaâtçi kılsın. Amin.
Günümüzde kendilerini şâh ve padişah sananların (!) böyle zâtların örnek hayatlarından dersler alıp, davranışlarını buna göre tanzim etmeleri gerekmez mi? Çünkü, bu dünya Sultan Süleyman’a bile kalmamıştır ki, böylelerine kalsın!
Kaynak: Evliyâlar ve Peygamberler tarihi.