Bazen üzerine kocaman duygular üşüşür. Ne susmak istersin ne de konuşmak. Haykırmak istersin seni deli diye itham edeceklere aldırış etmeden. Ağlamak istersin delikanlılığı ya da ‘kocaman adam’ olmayı önemsemeden. Doyasıya ağlamak istersin sadece. Hiç kimsenin seni anlamasını beklemeden. Durup düşünürsün de ihtiyacın olanı arayacak dermanı kendinde bulamazsın.
Bazen attığın adımın varmak istediğin menzile varmadığını çok zamansız anlarsın. ‘Keşke’lerle ve kaderle burun buruna gelirsin. İkisine de dokunacak dermanı kendinde bulamazsın.
Bazen dilinin söylediklerini vicdanının onaylamadığını, sana vicdanıyla konuşmayan birinin şiddetiyle anlarsın. Anlayınca dönüp doğruyu söyleyecek ömrü bulamazsın. Kırdığın kalbin kırıklarını toplayacak dermanı kendinde bulamazsın.
Bazen tutunduğun şey seni kendine tutuklu kılar. Tutuklu olduğunu anladığında, aklını algınla bütünleştirecek derin düşünceden çok uzaklaştığını fark edersin. Yüzeyden derine dalacak dermanı kendinde bulamazsın.
Bazen gördüğünle baktığının aynı olduğunu sanırsın. Baka baka yakınlaşırsın. Yaklaştıkça görmek istediğini ya da gördüğünü zannettiğin şeyi göremezsin. Bunu fark ettiğinde çok yakınlaşmış olduğunu geriye dönmenin de çok zor olduğunu anlarsın. Körolası gözlerim dersin ama gözlerine mil çekecek dermanı bile kendinde bulamazsın.
Bazen dünyayı ümit ve korkuyla muhatap olduğun bir sınav değil de heyecan meydanı olarak görürsün. Kaybetmenin de kazanmanın da geçici ve önemsiz olduğunu düşünür güler geçersin. Yaşarken bıraktığın bütün izlerin, dile getirdiğin bütün seslerin o ana ait olduğunu ve unutulduğunu zannedersin. Öylesine düşüncelerini ifade eder, öylesine hedef koyar, öylesine uygular paldır-küldür yaşarsın. Minareler, mezarlar, yakın zamanda toprağa bıraktığın bir yakının… Yokken gelişin, sonsuzluğa hazırlanmaya geldiğin; ölmeye geldiğin bu dünyada kendini hep var olacakmış gibi hareket edişin… Ölümü hep başkalarına gelen bir şey gibi algılayışın... Bazen kendini böyle duyarsızlaşma hastalığına yakalanmış halde bulursun. Duyarsızlaştığını şakaklarına düşen beyazlar, yüzünde derinliğini fark ettiren çizgiler fark ettirir sana. Tövbe kapısına yönelmeye çalışırsın, Rabbinin sonsuz merhameti olduğunu bilir nazlanmak istersin. Ümide ve korkuya sarılıp imtihan meydanına dönersen kazanırsın ama vicdanın yüzsüzlüğüne tahammül etmez; dönecek dermanı kendinde bulamazsın.
Bazen nasıl yaşamamız gerektiğini canımızdan bir can gidince öğreniriz. ‘Ölmeyi öğren nasıl yaşayacağını öğrenirsin’ demişti varlığın nihayetinin yokluk olmadığını anlamış Morrie. Zira ölmeyi öğrenmek yaşamayı öğrenmektir. Ölümü anmak haddini bildirir insana, acziyetini hatırlatır her daim. Acizlik kulluğu, kulluk hayattaki anlamımızı ifade eder. Azıcık kibrin olduğu bedende mutlak kulluğu görmek mümkün değildir. Kibrin âdeme yakışan bir şey olmadığını anlarsın ama yine de acizliği kendine yakıştırıp ölmeyi öğrenme gücünü, kulluk bilinciyle yola devam etme dermanını kendinde bulamazsın.
Bazen, kırıldığın, yıprandığın, ağlatıldığın, aldatıldığın, horlandığın; bin türlü olumsuzluğa maruz kaldığın bu dünyadan her şeye rağmen hiç göçmek istemezsin. Hep bu dünyada sonsuz konaklamak istersin. Hani iman diyordun ya sanki sende biraz iman sorunu var. Sanki sen de ben gibi, iman ettim deyip kurtulacağını zannedenlerdensin. Dünya meydanını devrilme/devirme ve doğrulma meydanıymış gibi yaşarsın. Sonsuzluğu sınırlı aklınla anlayamayacağını hala algılayamadığından (bebeğin anne karnındayken orayı en geniş dünya olarak görmesi misafir geleceği dünyayı algılayamaması gibi) dünyayı itivermek nefsine çok itici gelir. Bazen kendi imanını kendin de sorgularsın ama hakiki imana bürünecek dermanı kendinde bulamazsın.
Ve bazen hakikati bilip doğru olmayanı tercih eden nefsine karşı zorda kalışına, dermanını yetirmek çoğu kez işine de gelmez. Ve hep olan olur. Hep zamansız gelen bir şey, ama hep zamansız gelen; ölüm!
Hep şahidi olduğumuz, hep olanı, hep olacak olanı, ama mutlaka olacak olanı bazen de olsa unutmak ne kadar da akılsızca!
Ne güzel demiş Morrie; ‘ölmeyi öğren nasıl yaşayacağını öğrenirsin.’ Duyguları güzelleştirir ölümü öğrenmek.
Bazen ölümü öğrendiğin için güler yüzün, ölümü öğrendiğin için…