Balkandan Gelen Mektup

.

Bendeniz, Balkan kökenli değilim. Türklerin yaşadığı topraklar arasında bir fark görmemekle beraber bendeniz, soydaşlarımızın ümidi ve teminatı olan Anadolu'nun içindenim.

Balkanlar, Türkler tarafından fethedildiği zaman yerli halkın dışındakilerin, Konya'dan götürülüp yerleştirilenlerden oluştuğunu biliyorum. Balkanlarda yaşayan soydaşlarımızın büyük bir kısmı, aslen Konyalı olduklarını iftiharla halen söylerler. Bu tarihî tespit sebebiyle bendeniz de, Balkanlara ilgi duyan ve o toprakların değerini artıran tarihî mirasımızla övünen bir Konyalı olarak büyük keyif alıyorum.

Türk Milleti, Balkanlarda yaşayan Müslümanlarla güzel bir rastlantı hem dindaş ve hem de soydaş. Türkiye'nin bir parçası olan Konya ve Konyalılar, Balkanlarda yaşayan soydaşlarımızla aynı zamanda akraba. Soydaşlığında ilerisinde tarihî bir yakınlık ve sıcaklık mevcut. Konyalılar ile Balkanlarda yaşayan soydaşlarımız arasındaki akrabalık bağını güçlendirmek, canlandırmak ve unutulup gitmekten kurtarmak gerekir. Beş yüz sene önce vuku bulan büyük göç, tarihin derinliklerine inilerek incelense, belki yaşayanlar arasında akrabalık bulgularına rastlanabilir. Hayal gibi görünüyor ama üzerinde durulmasında ve araştırılmasında akrabalık bağlarının geliştirilmesi ve hiç olmazsa hatırlatılması açısından büyük faydalar sağlayabilir.

Balkanlara yaptığımız seyahatlerden birinde Makedonya'nın Ohri şehrine de uğramıştık. Ohri, Arnavutluk sınırına yakın, Makedonya ile Arnavutluk'un ortak gölü olan engin suların kenarında serin, şirin ve güzel bir şehir. Sahil kenti. Geldiğimizi haber almış olacaklar ki iki genç Ohri'li soydaşımız, belki de akrabamız gelip beni otelde buldular. Bir caminin görevlisi değillerdi, ama dernek yönetiminde imişler. İlgilendikleri camiye, ihtiyaçları yerinde göstermek ve problemleri göstererek anlatmak için ve hem de camiyi tanıtmak için dâvet ettiler. Tanışıklık biraz ilerleyince nereli olduklarını sordum: Biz aslen Konyalıyız, dediler. “Asırlarca önce dedelerimiz o bölgeden getirilip buralara yerleştirilmişler.” diye ilâve ettiler. İşin enteresan tarafı; heyetin içerisinden beni tanıyıp seçmiş ve nereden geldiklerini de unutmamış olmaları. Görünüşte Konyalıdan bir farkları olmayan, ama Ohri'de yerleşmiş olan soydaşlarımız.

Bendeniz, Balkan kökenli olmadığımı söylemiştim, üstelik tarihçi de değilim. Konuları fazla araştırma ve arşivlerden bulup çıkartma gibi bir alışkanlığım da yok. Keşke olsaydı. Ne yapıyım ki yok.. Çünkü geçmişimizi öğrenmeye, kültür değerlerimizi tanımaya ve çağdaş topluluklarla diyalog kurmaya en yakın ve en yatkın ilim; tarihtir. Balkan halklarına olan derin ilgim ve ecdadımızın miras bıraktığı eserlere olan büyük saygım, hayranlığım tarihçi olmamama rağmen sanki beni Balkanlar uzmanı yaptı. Fırsat düştükçe Balkanlarla ilgileniyorum, Balkanlara hizmet edenleri-rahmetli Ekrem Hakkı Ayverdi gibi-seviyorum ve dünya gündeminde Balkanlar yer alırsa ben de büyük bir görev sorumluluğu içerisinde gündeme katkım olur düşüncesiyle bir şeyler yazmaya çalışıyorum.

İşte yine Balkanlardan bahsetmek için bir fırsat yakaladım:

Postadan adresime; “Balkan Mektubu” isimli bir dergi geldi. Derginin sayfalarını merakla karıştırırken ve kimlik bilgilerini gözden geçirirken Recep Paçaman ismine rastladım. Recep Paçaman ismi, bana yabancı değildi. Kısa bir müddet için de olsa arkadaşlık yapmıştık. Gurbette yapılan arkadaşlıklar ve ahbaplıklar kolay kolay unutulmuyor. Gümülcine müftülerinden Hafız Mustafa Hilmi Efendinin torunu idi. Ben onu Gümülcine'de görevli bulunduğum sırada mübârek bir Ramazan günü tanımıştım. Batı Trakya'da üç Ramazan görev yaptığımı, zaman zaman bahsettiğim için değerli okuyucularım zaten bilirler.

Yine bir Ramazan ayı Gümülcine de Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından geçici olarak görevlendirilmiştim. Hanımlara vaaz edeceğim camiyi Recep bana gösterecekti veya beni oraya götürecekti. Kaldığım otelden çıktık, camiye doğru giderken bir parkın önünden geçiyorduk. Recep'e parkta oynayan çocukları göstererek; “Sen bu parkta bu çocuklar gibi niye oynamıyorsun?” dedim. Recep, hemen kaşlarını çatarak gayet sert bir ifade ile kısaca; “Oynamam...” dedi. “Neden oynamıyorsun?” diye tekrarladım. Cevaben; “Neden oynayacakmışım, oynamam. Çünkü bu parkın olduğu yer bizim mezarlığımızdı. Rumlar, mezarlığımı yok ettiler ve yerine bu parkı yaptılar. Ecdadımızın mezarları üzerinde nasıl oynarım? Hangi vicdan bunu kabul eder?” dedi. Hızlı hızlı yürümeye devam etti. Recep haklı idi. Recep duyarlı bir çocuktu. Camiye doğru hiç arkamıza bakmadan yolumuza devam ediyoruz. Gümülcine sokakları, eski Konya sokaklarına benzediği için sokaklar bana yabancı gelmiyor ve sıkıcı olmuyordu. O anda üzerimizden ve yakın mesafeden jetler geçti. Recep, gök yüzüne bakarak başına salladı ve; “Allah Allah, yine ne var ki geçiyorlar.” dedi. Recep, Batı Trakya semalarından Yunan jetlerinin süratle geçmelerinden rahatsız olmuştu.

Sonra Recep, üniversitede okumak için Ankara'ya geldi ve beni Diyanette buldu. Az da olsa Batı Trakya arkadaşlığımız vardı. İkimiz de Batı Trakya hastasıyız. Zaman zaman Receple görüşmelerimiz oluyordu. Ben Ankara'dan ayrılmak zorunda kaldım. Receple görüşemez olmuştuk. Nihayet ne yaptığını ve nerede olduğunu merak ettiğim Recep “Balkan Mektubu” isimli dergide karşıma çıktı. Dergide grafiker ve bilgisayar uzmanı olarak adı geçen Recep, o Recep’ti. Şüphem kalmamıştı.

Batı Trakyalı Recep, bu tatlı hatıraları tekrar yaşamama ve “Balkan Mektubu” isimli dergi hakkında bu yazıyı yazmama sebep oldu. Kendisine müteşekkirim ve onun şahsında Batı Trakyalı gençlerin ümit dolu gözlerinden öperim.

İkinci yazımı bekleyin. 

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

Yazarlar Haberleri