Aşk, Perdeler ve Kadın

Aşk, Perdeler ve Kadın

Bu hikâyeyi Zünnun Hazretleri anlatıyor:
“Allah’ın Kutsal Evi olan Kâbe’ye haccetmek üzere yola çıktım. Kâbe’nin etrafında tavaf ediyordum. Birden, Kâbe’nin örtüsüne asılmış ve hıçkıra hıçkıra ağlayan bir adam gördüm. Bir yandan ağlıyor, biryandan da şöyle diyordu: “Senden başka herkesten derdimi sakladım. Sırrımı yalnızca Sana Açtım. Senin dışındakileri bıraktım. Yalnızca Seninle meşgul oldum. Seni tanıyıp da nasıl Sen’den uzak kalabiliyorlar, Senin aşkını tadıp da nasıl Sen’den uzak kalmaya dayanabiliyorlar, şaşıyorum, aklım almıyor.” Sonra şu mısraları okudu:
“Kavuşmanı tadını bana bir kez tattırdın
Sana tâ derinlerden duyduğum aşkımı kat kat artırdın.”
Sonra kendi kendine konuşmaya başladı ve şunları söyledi: “Rabbin sana mühlet verdi, sen günahlarından vazgeçmedin: Günahlarını örttü, sen hayâ etmedin. Kendisine münacatta bulunmanın tadını senden aldı, sen buna hiç üzülmedin.” Daha sonra şöyle devam etti “Aziz dostum, sevgili canım! Ne olacak benim halim? Senin huzuruna çıkınca ve beni uyku basınca ve Sen’in münacatının halavetinden, tadından beni mahrum bırakınca? Niçin? Peki, niçin, gözümün içi, a canım?” Daha sonra da şu şiir söyledi:
“Ayrılık acısıyla dağladın kalbimi
Görmedim bir şey ayrılıktan daha acı daha yakıcı,
Ayrılık yetti bizi birbirimizden ayırmaya,
Nice zamandır korkuyordum başımıza gelmesinden.”
Zünnun şöyle devam etti sözüne: “O şahsın yanına gittim. Bir de ne göreyim, O bir kadınmış.” ( İbn Arabî, İlâhi Aşk, Çev. Mahmut Kanık, İnsan Yayınları, 1998, s. 123)
***
Feridüddin Attar Hazretlerinden dikkate değer bir hikâye, “Zübeyde’ye Âşık Olan Sufî”:
“Zübeyde hödüçte oturmuş, kutlu bir hâlde hacca gidiyordu.
Yel hödücün örtüsünü açtı, Sûfî nin biri de yolda onu görüverdi.
Öylesine bir coştu, feryada başladı ki kimse ağzını kapatamadı onun.
Zübeyde o sûfînin hâlini anladı, gizlice bir hizmetçisine dedi ki:
Koş git, ne kadar altına satarsa satsın, bana onu feryadından birazını satın al.
Hizmetçi altın kesesini alıp koştu, gidip ona sundu. Sûfî keseyi alınca sustu.
Zübeyde, durmayın dedi, onu sille tokat, bir iyice dövün.
Sûfî dayağı yerken, ben ne yaptım da bu kadar dövüyorsunuz beni diye bağırmaya başladı.
Zübeyde dedi ki; A kendisine âşık olan, bundan daha fazla ne yapabilirsin ki a yalancı?
Benim gibi birisine âşık olmak davasına düştün, derken altını görünce benden vazgeçiverdin.
Seni baştan ayağa dek davadan ibaret görüyorum, davanın da mânâsız olduğunu anlıyorum.
Beni istemek gerekti, neden istemedin? İyice anladım ki bu işte gevşeksin sen.
Beni arasaydın, beni isteseydin, malım da bir uğurdan senin olurdu, altınım, gümüşüm de.
Ama sen beni sattın, ben de sana layığını vermeye başladım.
A hiçbir şeyden haberi olmaya dost, beni aramak beni istemek gerekti ki tümden hepsi de senin olsun.

Sen de Hakka gönül ver de kurtul, muradına er; Halka gönül verdin mi, zahmete girersin, yorulursun.
Bütün kapıları sıva, kapat yüzüne; onun kapısını tut, gönlünü ona bağla.” (Feridüddin Attar, İlâhiname, Çev. Abdülbâki Gölpınarlı, Türkiye İŞ Bankası Kültür Yayınları, 2017, s. 367-368 )
***
Rabiatü’l- Adeviyye Hazretlerinden birkaç hikmetle konuya devam edelim. Feridüddin Attar Hazretleri anlatır:
“ Rabia bir gün bir adama örtü alması için üç gümüş dirhem verir. İhtiyacı vardır. Adam biraz ilerledikten sonra döner ve ‘Ne renk olsun hanım?’ der. Rabia ‘renkle ilgili bir soru sorduğun için paramı geri ver’ der. Parayı Dicle nehrine atar. Attar bunu örtünün dahi Allah’dan ayrılma nedeni olmaması gerektiği anlamında açıklar.”(Margaret Smith, Bir Kadın Sufi: Rabia, Çev. Özlem Eraydın, İnsan Yayınları, 1991,s. 125)
Süfyan’ı Sevri bir kere ona imanın temelinin ne olduğunu sordu. Rabia’nın yanıtı tüm yaşamının sırrını ve görüşlerinin özünü ortaya koymaktadır “Allah’a cehennem korkusundan kulluk etmedim. Eğer korku ile kulluk etseydim sefil bir uşağa benzerdim. Allah’a Cennet sevgisi ile de kulluk etmedim. Çünkü verilen uğruna kulluk etseydim, kötü bir kul olurdum O’na yalnız Onun aşkından ve Onun arzusundan ötürü kulluk ettim.” (Age. S. 141)
Son hastalığında Rabia’nın arkadaşlarından üçü, Hasan Basri, Malik Dinar ve Şakik Belhi tarafından ziyarete edildiği söylenir. Ona tevekkül görevini öğretmeye kalkışırlar.
Hasan ‘Rabbinin belasına sabır göstermeyen, iddiasında samimi değildir’ dedi. Rabia şöyle cevap verdi: ‘Bu konuşmada bencillik hissediyorum.’ O zaman Şakik Belhi sözü aldı ve ‘Rabbinin belasına minnet duymayan iddiasında samimi değildir’ dedi. Rabia ‘Bundan daha iyisi gerek ’dedi. Malik Dinar denedi: ‘Allah’ın belasına sevinmeyen iddiasında samimi değildir.’ Rabia ‘Bu yeterli değil’ dedi. Hep beraber ‘Öyleyse sen söyle’ dediler. Cevabında Rabia tam tevekkül düşüncesini açıkça ortaya koydu: ‘Rabbi’nin tasavvurunda azabını unutmayan iddiasında samimi değildir.’
Attar bu yanıtı şöyle yorumlar: ‘Mısır kadınlarının bir yaratılmışı seyrederken yaralarının acılarını hissetmedikleri düşünülürse, Halık’ı düşünen birinin bu durumda olması garip görünmeyecektir” (Margaret Smith, Bir Kadın Sufi: Rabia, s. 81)

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

Yazarlar Haberleri