“Gel” dedi sultanımız geldik işte…
İrfan, gönül almaktır seferin bitmeden…
Ne güzel söylemiş Mercan Dede, yüreğine sağlık…
Gönül almak, gönüllerin fatihi olmak, miftahı ne olursa olsun gönlün kapısını açabilmek; bir tebessümle, küçük bir hediye ile güzel bir söz ile bazen sükut ile bazen çığlık ile… Ama hep bir çaba ile bıkmadan usanmadan gönlü kutsal bilip ona tazim ve hürmet etmek…
Kırmaktan çok yapmakla, yıkmaktan ziyade onarmakla… Mademki geldik ve gideceğiz, ömür seferi nihayete ermeden kırgınlıkları unutmalı, intikam ve kin dolu kalpleri yumuşatmalı; sefer bitmeden, “doldur Rabbim yürekleri aşk ile”…
***
Bu yazımızda 13.yüzyılda yaşamış büyük sufi ve alimlerden Azizüddin Nesefi’nin “İnsan-ı Kamil” adlı eserinden mecazi aşkın mertebeleri beyanında bir faslı aktarıp inceleyeceğiz. Eserin dili ağır olduğu için elimden geldiğince sadeleştirmeye çalıştım. Hatam olursa affoluna...
“Ey derviş! Aşk saliklerin bineğidir. Aklın elli yılda kazandığı her bir şeyi aşk bir demde cümleten yakar ve aşıkı temiz kılar. Aşkın bir tarfetü’l aynda( göz kapağının bir kere açılıp kapanması kadar geçen kısa an) yaptığı seyri, salik(bir tarikat yolunda olan, yolcu) yüz erbain(kırk gün devam eden kara kış) ile yapamaz. Zira akil dünyada; aşık ahrettedir. Akilin nazarı, seyrde aşıkın kademine(adımına, ayağına) erişmez.
Ey derviş! Aşkın üç mertebesi vardır: Evvelkisi öyle olur ki, aşık bütün gün maşukun yanındadır ve maşukun mücaviridir. (1 komşu, 2 bir mabed ya da türbe yanında çekilip oturan, 3 yurdunu terk ederek zamanını Haremeyn-i Şerefeyn’de ibadetle geçiren). Ve maşukun hanesini kendisine kıble yapar. Ve bütün gün maşukun hanesinin etrafını tavaf eder ve maşukun der ü divarına (kapısına duvarına) nazar eder. Ola ki maşukun cemalini uzaktan göre ve maşukun gözleri yaralı gönlüne bir rahat yetiştire, ulaştıra ve gönlünün yarasına merhem ola. Ve onun aşkı içinde öyle olur ki maşukun gözlerine, görünmesine tahammül edemez. Ve maşuku gördüğünde endamına (bedenine) lerze (titreme) düşer ve söz bilemez ve düşmekten ve bi huş (şuursuz) olmaktan korkar.
Ey derviş! Aşk bir ateştir. Aşıka düşer ve bu ateşin mevzi’i gönüldür ve bu ateş göz yolundan gönle gelir, gönülde yurt edinir. Ve bu ateşin alevi bedenin her bir uzvuna erişir. Ve sırayla aşıkın içini yakar. Ve temiz kılar. Nihayet aşıkın gönlü o kadar nazik ve latif olur ki, son derece letafet ve nezaketten maşukun görünmesine, gözlerine tahammül edemez. Maşukun görünmesi ile yok olması korkusu vardır. Ve Musa aleyhisselam görmek istediği vakit bu makamda idi. Hak Teala “Beni göremezsin” dedi. “Ben kendimi sana göstermem” demedi.
Ey derviş! İşte bu makamdadır ki, ayrılığı, hicranı kavuşmaya tercih ederler. Ve ayrılıktan rahat ve asayiş bulurlar ve bütün gün batında maşuk ile söyleşirler ve maşuktan dinlerler. Ve bazen maşuk onu lütuf içinde okşar ve aşık bu hal içinde basttadır (Allah’ın cemal tecellisi ile kalbin sükun ve huzur içinde ferahlaması, zıttı kabz) ve bazen kahr ile erdirir ve aşık o saat içinde kabzdadır. Ve orada bulunan kimseler aşıkın bu kabz ve bastını görürler ve bilmezler ki o aşıkın kabz ve bastına sebep nedir? Ve sonunda öyle olur ki, maşukun cemali, aşığın gönlünü kendinin gayrinden hali bulur. Aşıkın bütün gönlünün etrafını çevirir, kuşatır. Öyle ki başka hiçbir şeye yol kalmaz
…
Ey derviş!
Bu zayıfın indinde budur ki, başka hiçbir şeye yol kalmayacak şekilde maşukun cemali kemalen gönlü sardığında aşık kendi önünü görmez. Hep maşuku görür. Şimdi iki kimse oldukları vakit bozulmuş olur. İşte bu makamdadır ki talep kalkar ve ayrılık ve kavuşma kalmaz. Ve korku ve ümit ve kabz ve bast hezimete uğrar.
Ey derviş!
Aşık olmayan ve pak olmayan her bir kimse temizliğe erişmez. Ve her kimse aşık oldu ve aşkını gösterdi, izhar eyledi, pis kaldı ve temiz olmadı. Zira göz yolundan onun gönlüne vasıl olan ateş, dil yolundan dışarı çıkarsa o yarım yanmış gönül yol ortasında kalır. Bundan sonra o gönülden hiçbir iş sadır olmaz. Ne dünya işi, ne ahiret işi ne de Mevla işi. (gelenek yayınları, insan-ı kamil, azizüddin nesefi, a.avni konuk,7.risale,131-132)