Annem ve Buz Pisti

Ayşe Aslı Duruk

Buz pateni yapıyorum. Hangi duygu ya da düşünce annemi ‘annem’ olmaktan vazgeçirmişse, işte o kadar güvenilmez ve kaygan bir buz pistinin üzerinde patenle kaymaya çalışıp çabalıyorum, daha doğrusu. Aslında bu paten işini de hiç bilmiyorum ki… Beceremiyorum. Kayarken can havliyle sağa sola tutunmaya çalışıyorum refleksle. Olur olmaz insanlara. Tutunayım da düşmeyeyim. Annesizlik öyle bir şey.

**

Fakat oralarda, kurallardan asla taviz vermeyen, işinin ehli bir hakem var. Düdüğünü çalıyor en tiz sesiyle. “Seni diskalifiye ederim” diyen çığırtkan bir bakışı var gözlerinin içinde. Duyuyorum. Kızgın bir bakışı var. Hangi duygu ya da düşüncenin bir anneyi ya da bir insanı aniden ve o kadar değiştireceğini bir türlü anlayamıyorum, tıpkı bu buz pateni işini de bir türlü beceremediğim gibi. Pist var, paten var; hendek var, deve var. Tıpkı annemin de ‘olduğu’ gibi. Olmak… Ölmemiş birisi ‘vardır’, mevcuttan sayılır öyle değil mi? Birisi yaşadığı halde onu kaybetmek nedir, bilir misiniz peki? Annesi yaşadığı halde onu kaybeden birisi kadar öksüz kalan başka bir insan yoktur. O hakemin eline o düdüğü de kim verdi hem?

**

Anne kız ilişkisinin neden bu kadar girift ve çetrefilli olduğunu ise hiç bilmiyorum. Buzun üzerinin neden bu kadar tutuşsuz, sürtünmesiz, kaygan ve güvenilmez olduğunu bilmediğim gibi. Üzerinde zıplayıp dönerek saltolar atan patenci kızlara bakıyorum sonra. Zeminin o sürtünmesizliğiyle gayet barışık oldukları gibi, bunu bir avantaja bile çevirebilmişler her nasılsa. Hepsi de ne kadar zarif, yetenekli ve halinden hoşnut görünüyor. Hakemin onlara olan bakışı da yalnızca takdir ve hayranlıkla dolu. Bana olan bakışı gibi değil. Pistin üzerindeki tek ‘kabiliyet düşmanı’ benim galiba. Öyle düşünüyor. Haklı. Pistten sonsuza kadar kovulup buz pateni yapmaktan men edileceğim az sonra, biliyorum. Yetenekli gençlere, yeni gelenlere yer açılması lazım hem.

Oysa bu piste kendi elleriyle getirmişti beni annem. Ben çok küçükken. Henüz ‘annem’ olduğu zamanlarda yani. Sözcüğün sonundaki ‘m’ harfi, iyelik sahiplik ve bütünlük arz ediyorken. Buradaki en başarılı patenci olacağımı söylemiş ve beni yanaklarımdan sıcacık öperek piste uğurlamıştı, seyirci koltuğuna geçerek. Diğer seyircilerin arasına karışarak. En eski olan anılar böylesi güzeldi işte. Çabuk da öğreniyordum hem. İnanın, iyiydim. Ne var ki, aradan geçen bilmem kaç yılın ardından, başımı kaldırıp seyircilere bakmıştım bir an. O an’ı unutamam. Zihnimde donup kalmış olan o an, hala yaşıyor kanlı canlı. Diğer annelerin arasında benimkini göremediğimden beri de sanki o hızlı öğrenen mahir patenci gitmiş ve yerine şimdiki yetenek düşmanı beceriksiz patenci gelmişti; şu anki halim. Peki, annem neden gitmişti?

**

Belki de acil bir ihtiyaç için gitmişti. İnsani durumlar işte. O halde birazdan geri dönerdi. Nitekim seyircilerin arasındaki tek tük anne de arada sırada yerinden kalkıyor ama hemen geri dönüyorlardı. Kızlarını izlemek için. Fakat benimkinin döneceği yok. Belli. Dönmeyeceği belli. Uzaklığından belli. Fiziksel bir mesafe değil bu. Tarif de edilemez ki işin bu kısmı... Fizik yasalarını geçersiz bırakan bu uzaklığı anlatmak için, arabesk bir şarkının sözlerini falan yazmam gerekirdi şimdi yani, öyle diyeyim. Ne yazık ki söz yazarlığı konusunda da tam bir ‘kabiliyet düşmanı’ sayılabilirim işte. Tıpkı şimdiki patenciliğim gibi.

Ve annemin ‘anneM’ olmaktan neden vazgeçtiğini bilmiyorum; ‘M’ nin beni neden terk ettiğini… Bileceğim de yok. Seyircilerin olduğu yerde onun koltuğu hep boş ‘bırakılmış’ olacak, kasten ve iradi bir şekilde. Biliyorum.

Fizik kurallarını aşan buz gibi bir mesafeyi aramıza koyarken bunu ona hangi duygunun ya da düşüncenin yaptırdığını da hiç bilmiyorum.

Yorum Yap
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar (1)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.