Anneler Günü ve Anaya Verilen Değer!

.
Bir “Anneler Günü” daha geride kaldı. Televizyonlarda ve gazetelerde annelerle ilgili nice övgüler yapıldı, hatıralar, şiirler, konuşmalar yayınlandı. Gûya bir tek karanfil, bir buket çiçek, ya da parlak kâğıt ambalajlı bir hediye verilerek, gönülleri hoş tutulup, ne kadar değerli oldukları dile getirilmeye çalışıldı. Bizleri 9 ay karnında taşıdıktan sonra dünyaya getirerek büyüten, tek kelime ile hepimizin üzerinde kelimelerle ifade edilemeyecek kadar büyük emekleri bulunan annelerimize karşı evlâtları olarak görevimizi yerine getiriyor, onlara lâyık oldukları değeri veriyor, haklarını ödeyerek onları hakikaten hoşnut edebiliyor muyuz? Şöyle bir nefis muhasebesi yapmakta olduğunu düşünüyorum.

Allaha şükür, halkın deyimiyle devir ne kadar değişmiş olsa da bilhassa Anadolu’da halâ pederşâhî yapıya sahip aileler çoğunlukta olduğu için annelerinin üzerine titreyip, el üstünde tutanların sayısı hayli fazla. İstisnalar kaideyi bozmasa da, ilk defa 1908’de Amerika’da kutlandığı için dışarıdan örnek alarak geleneklerimize dâhil edip, birçok ülkede olduğu gibi 1955 yılından itibaren kutlamaya başladığımız “Anneler Günü” münasebetiyle ekranlara yansıyan görüntüler insanı kahrediyor. İnsan bunları gördükçe “Cemiyet ne hâle geldi? İnsanî duygular bu kadar yozlaşmamalı. İnsan annesine böyle bir muameleyi nasıl reva görebilir?” demekten kendisini alamıyor. Yılda bir defa olsun hatırlanmayan, hatta yıllardır semtine uğranılmayıp, yalnızlığa terk edilen anaların hâline yürek dayanmaz. Ne yazık ki nüfusunun yüzde 99’u Müslüman olan Osmanlı diyârı ülkemizde böyleleri eksik değil.

“Anneler Günü”nde İstanbul’da Sultan II. Abdülhamid tarafından kurulan Dârülaceze’nin yanısıra, Anadolu’nun çeşitli yerlerinde bulunan huzur evleri kameralarının ilk çevrildiği yerlerdir. Kimsesiz, ya da ne yazık ki buralara terk edilen yaşlı insanlar uzatılan mikrofonlara içlerini dökerek âdeta ibret dersi verir. Kimisi “Oğlum da, kızım da, gelinim de var, ancak gelmediler” veya “Üç çocuğum var, fakat aylardır ziyaret etmediler” derken, içlerinde “Çocuklarım henüz gelmedi, herhalde gelirler” diyerek, umudunu kesmeyenler de var. Hele, Ankara Kayaş Huzurevi’nde “Arayıp soran olmadı, fakat yabancı birisi bana çiçek verdi” diyerek üzüntüsünü dışa vuran yaşlı kadına çiçek verenin yüksek tahsil yapan Konyalı bir genç olması da ilginç bir tesadüftü. Birkaç tane oğlu ve kızı olmasına rağmen huzurevine bırakılmaktan yakınan bir başkası ve daha nice yüreği yanık analar.

Bir kanalda “Anneler Günü” ile ilgili olarak düzenlenen programa telefonla katılan Bakırköy’de yalnız yaşayan 80 yaşındaki bir kadının söyledikleri insanlık vasfının ne derece kaybolduğunun acı bir örneğiydi. Kadıncağız sesi titreyerek şöyle diyordu: 61 yaşında bir oğlum var. 25 senedir bir defa bile ziyarete gelmedi. Hacca gideceğimde ‘Bir defa olsun gel de, yüzünü görüp, helalleşeyim’ diye haber gönderdim, yine gelmeyip eşini gönderdi.

Bir kadın da felç olan kocasına 11 yıl baktığını, oğlunun kendisini hiç ziyaret etmediğini, hatta 17 yıl önce vefat eden babasının cenazesine bile gelmediğini ifade ederek “Eşim bir ev aldı, fakat halen Almanya’da bir Almanla evli olan kızıma tapusunu verdi. Alman damat beni bu evden kovdu. Tek başıma yaşıyorum. Sâdece Şişli’de oturan evli diğer kızım ara sıra gelip, ilgileniyor” bir başka ada oldu. İnsanın içini burkan daha başkaları dertlerine derman aramak değil, içlerini dökmek isterken, genç bir kadının telefondaki şu sözleri sanırım seyredenlere tek kelimeyle “Dünya ne hâle geldi. Yazıklar olsun böyle evlâda” dedirtti:

“Dünyaya gelmeyi ben istemedim. (Anne ve babasını kastederek) Onlar beni dünyaya getirdi. Onlara bakmaya, hizmet etmeye mecbur muyum?”

Huzur evlerinde yaşamak zorunda kalan bazı insanlara duyulan bu kinin, ya da ilgisizliğin temelinde anne babanın ayrılıp, çocukları küçük yaşta şefkât duygusundan yoksun bırakmalarının yattığı da bir gerçek. Günümüzde çocuk yuvaları böyle yavrularla dolu. Böyleleri büyüyüp, hayata atıldıklarında kendilerini arayıp sormayan ana babalarını işte bu yüzden arayıp sormuyorlar. Büyük bir kısım ise, ana babalarını maalesef ayak bağı olarak görüyorlar.

“Anneler Günü” diyerek huzur evlerinde ziyaret edip, aralarına katıldıkları yaşlı insanları oynatmak marifet değil. Ömrünün sonuna yaklaşmış insanların ellerini öperek, birkaç saatliğine de olsa onların yalnızlıklarını gidererek, hayır dualarını almak gerekir.

“Cennet anaların ayağı altındadır” buyuran Peygamberimiz (s.a.v), “Ana babasının yaşlılığına ulaştığı hâlde onların rızasını alıp da Cennet’e giremeyenin burnu sürtülsün” diye 3 defa tekrar ettiğini asla hatırımızdan çıkarmayalım. Resûl-i Ekrem, “Allah’ın rızası, ana babanın rızasında, gazabı da ana babanın gazabındadır” ve “Ana-babasının gönüllerini alan, onlara güzel davrananlara müjdeler olsun” buyuruyor.

Yüce Allah, ana baba sevgisini içimizden eksik etmesin, kimseyi âhir ömründe bakıma muhtaç, bir köşede yalnızlığa terk edilmiş hâle düşürmesin. Rabbim, akıbetimizi hayra tebdil etsin. Amin.

 

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

Yazarlar Haberleri