Anlayamazsınız

.

Muhabir: O kadar çok mu istiyordun?

Çocuk: Anlayamazsınız.

Evet, anlayamadık. Yüz bin avroluk hediyeyi isteyecek kadar hayal gücümüz gelişmedi çünkü. Hediyenin ne anlama geldiğini bile bilmiyoruz. Para birimleriyle ilgimiz yok. Sizi anlayamıyoruz. Kardeşlerim hasar görmüş bakkalın önünden geçerken bile başlarını eğerken, yaşadıklarınızı anlayabilecek gücümüz yok bizim. Evimize bile korkarak dönüyoruz biz. Yok, yok yanlış anlamayın. Ekmek bulamadığımızdan falan değil. Evimizi bulamayacağımızdan korkuyoruz. Belki babamız… Neyse boşverin, anlayamazsınız.

**

Her gece sabaha uyanamama korkusuyla yatıyoruz. Karanlık bu gece aydınlığa döner mi diye biraz da umutla. Geceye dualar fısıldıyoruz. Ellerimize küçük kelebekler konuyor. Rengarenk kelebekler. Sonrasında siyah iktidarı ele geçiriyor. Üstümüzü hüzünle örtüp, uyuyoruz. Sabah kalktığımızda intihara suratımızı asmakla başlıyoruz. Annemizin yaşlı gözleri altında bir iki lokma kahvaltı diye umduğumuz şeyleri yiyoruz. Onu da bulabilirsek. Uzun zamandır iyi bir kahvaltı yapamıyoruz. Gerçi bütün öğünlerimiz kahvaltı şimdilerde. Sizin beğenmediğiniz yemeklere biz hasret olarak yaşıyoruz. Sizin burun kıvırıp, afra tafra yaptığınız sofraları biz rüyamızda bile göremiyoruz. Yokluk nedir, anlayamazsınız.

Okulumuz yıkılalı çok oldu. Küçük kardeşim okumayı bile unuttu. Kitaplarda gördüğümüz tanklar sokaklarımızda geziniyor. Uçaklar ise göründüklerinden daha büyükmüş bunu öğrendik. Okuduğumuz masallar çok uzak artık bize. Siyah beyaz oldu şehir. Damarlarından gri kan akıyor. Sokaklar dalga dalga(tanıdık geldi mi?). Caddelerin suratı asık. Yolların nasıl ağladığını, anlayamazsınız.

**

Çocukluğumuz enkaz altında kaldı. Ellerimize vurup oyuncaklarımızı çaldılar. Çaldıkları sadece oyuncaklarımız değildi. Her şeyimizi çaldılar. Arkadaşlarımız mesela. Hepsi birer birer göçtü buradan. Veda bile edemedik. Birisi hariç. Yine sokaklar karışmıştı. Kaçmaya çalışıyorduk. Köşe başları tutulmuştu. İşte o zaman gördüm en yakın arkadaşımı. Kırmızıya boyanmıştı sanki her yeri. Damla damla akıyordu ruhu toprağa. Yanına gittim. Zar zor bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Gülümsüyordu aynı zamanda. Şehadet şerbeti dudaklarından akıyordu. Kollarımdan cennete doğru yola çıktı. Kollarınızda birisinin ölümünü izlemenin nasıl bir duygu olduğunu, anlayamazsınız.

**

Televizyon izlemedik hiç. Sizin yaşadıklarınızı televizyonlarda bile görmedik yani. Çok önceden varmış bir televizyon bizim mahallede. Babam anlatırdı. Haftada bir kez toplanılıp izlenirmiş. Eskidenmiş ama. Artık yok. Deniz de yok burada. Su da yok. Toprak var. Beton parçaları var. Yaralar var, yarlar kayıp. Dertler var, devalar kayıp. Kısacası biz varız işte. Başka bir şeyimiz de yok. Çaresizliğin ne anlama geldiğini, anlayamazsınız.

Çok önceden öğretmenimiz bir deniz fotoğrafı göstermişti bize. Masmaviydi. Üzerinde ismini bilmediğimiz şeyler vardı. Çokbilmiş bir arkadaşım; “Büyük olanlar gemi, küçükler de tekne.” Dedi. Doğruymuş. Hatta bir de bot diye bir şey varmış. Daha güzelmiş onlar. Öyle dediler. Bot deyince aklıma kış geliyor benim. Eski bir botum var. İçine su alır çoğu zaman. Ama olsun. Sonuçta bir botum var. Soğuğun can yaktığını, anlayamazsınız.

Söyleyecek daha çok sözüm var size fakat, ANLAYAMAZSINIZ!

Yorum Yap
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar (1)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.

Yazarlar Haberleri