Kucağı her daim sıcacık, hep güzelliğe hamile. Kirli şeyleri atsak içinde ezer yok eder yine karşımızda verimli bir toprak. Çirkinliği tutmaz yüzeyinde, hep güzel olanı sunar.
Gül; ana, çiçek; ana, lale; ana… Buhur buhur merhamet; ana. Tütsü tütsü şefkat; ana. Çayır çimen serinlik ana. Ana kocaman bir liman, sabırla bekleyen. Ana yüreği elinde bir dağ, fırtınası eksik olmayan.
Ana bazen diken. Bazen acıtan. Ama biliriz ki en etkili ilaçlar acı bitkilerden, batan ıtırlardan yapılır. Bizim içindir o dikenlik. Merhamet dikenleri; ananın titrek merhametine dokunan evhamlardan doğan dikenler. ‘Şüphe’siz olsun diye geleceğimiz, yarınımızı hep güleç yüzlü görmek istediği için, uzun ömürlerin mutluluğu için şefkatli bir dikendir bazen ana.
Dokuz ay sancı çeker bizi görmeden bizim için. Görmediği, ne olacağını, nasıl olacağını daha kestiremediği biri için. Depresyon yaşar, bunalımlar geçirir, isteklerini tuhaf bulur bazen. Bazen kendini tanımlamakta zorlanır. Kendine gıcık olur. Bazen aynalardan kaçar.
Diğer taraftan da pespembe hayaller kurar. Dünya tatlısı bir bebeği olacaktır. Ona rengârenk ciciler patikler düşünür. Onu güzelce pırıl pırıl giydirir karşısına koyar hayalinde. Burnu şöyle gözleri böyle olacaktır… Babasına mı benzesin bana mı? Hımm..! Güzelliği bana benzesin mesela, yakışıklılığı babasına. Huyu nasıl olsun nasıl olsun? Şu huyu anneme benzesin, liderlik özelliği olsun, öyle miskin bir şey olmasın. Parmakla gösterilsin hep. Hep övgüler yağdırtsın bize… Ne bileyim işte! Allah’ım en güzelini sen bilirsin, güzel bir evlat ver bize. Bir sürü pespembe, çocuksu hayal. Şimdiden çocuk olmuştur ana, henüz olmayan çocuğuyla…
Ana ağır bir sancıyla başlar çocuğuyla yaşamaya. Dayanılmaz sancının çocuğudur şimdi bağrına bastığı çocuk. İlginçtir hep sancıyla gelir ama hep en derin şefkatle korunur çocuk. Hayat yeniden şekillenir onunla. Planlar yeniden yapılır. Çocuğun eksiksiz yetişmesine endekslidir artık planlar.
Sonra hayat işte; mukadder olan işleyecektir. Büyürüz. Artık ana bir liman değil dağdır. O serin limanda nazlı nazlı salınan bir gemi değiliz, fırtınalara açılıyoruz. Açılıyoruz da kıyılmıyor bize; gitmesen, bak tehlikeli açılıyorsun, vurulursun. Bazen bir sözle, bazen bir bakışla heves girdabında kaybolursun… Bir sürü şüphe, evham… ‘Aman anne’ sözüyle başlayan restlerle kısacık kapatır çocuk binbir emeği. İşte burada dağ olma başlar ana için. Sevgiyle yaşayan sancı bitmiştir, nefret de uğramaz gönlüne ama bir fırtına düşmüştür yüreğine… Tanımsız şeyler kalmıştır.
Verilen emeğin tarifi yokken bu nasıl umarsızlıktır. Bu hiçimseme ananın yüreğine zehirli bir kurşun gibi saplanır. Artık buğulu gözler sevgi yüklü değil, tedirgin bir merhametten ibarettir…
Karamsar bir tablo çizdim belki de. Ama zamaneye bakınca bazen hatta çoğu kez çok hafif bir karamsarlık bu. Ananın emeği, ananın tarifsiz merhameti hiçe sayılıyor. Merhamet deyince aklıma bir mesel geldi.
Bir gün biri bir kıza âşık oluyor, artık onsuz yapamayacağını ne isterse vereceğini söylüyor. Kız da diyor ki; hadi o zaman git bana annenin yüreğini sök getir, o zaman teklifini kabul ederim. Tamam diyor âşık gidiyor –kördür ya âşk- annesinin yüreğini deşip alıyor. Koşa koşa maşukuna giderken ayağı sürçüp yüzü üstü düşüyor, ananın yüreği de elinden öteye… Yürek parça parça; ‘ah yavrum bir yerin acıdı mı?’
Ananın merhametini ifade etme adına çok güzel bir mesel. Ne kötülük edersek edelim, ne kadar saygısızlık görgüsüzlük yaparsak yapalım yine de ana için vazgeçilmez oluyoruz. Boşuna denmemiş demek; ‘cennet anaların ayakları altındadır.’
Yarın anneler günü. Kırmışsak özür dilemek için bir fırsat. Mutfağa gidelim ona bugün biz annelik edelim mesela. Mesela yemeği biz yapalım bulaşıkları biz yıkayalım. ‘Anam’ diyelim bir yürek dolusu, bize verdiği sayısız öpücükten bizde ona bir tanesini verelim.
Mübarek olsun…