Toplumu aydınlatmak için gecesini gündüzüne katan, İslam davasını insanlara aktaran Ali Ulvi Kurucu Hoca’nın vefatının üzerinden 24 yıl geçti. Prof. Dr. Ali Akpınar, Ali Ulvi Kurucu’yu Merhaba Gazetesi’ne anlattı.
‘GÖNÜLLERE DOKUNAN BİR İLİM VE İRŞAT ADAMI’
Necmettin Erbakan Üniversitesi (NEÜ) İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ali Akpınar, Ali Ulvi Kurucu Hoca’nın son dönemlerinde televizyon programlarındaki samimiyetine ve yaptığı işleri inanarak gerçekleştirdiğine şahitlik ettiğini dile getirerek şu ifadeleri kullandı: “Ali Ulvi Kurucu Hocamız, soy ismi gibi kurucu bir hocamızdır. Konya denildiği zaman ilk akla gelen Mevlânâ’dır; ancak yakın tarih içerisinde Hacı Veyiszade merhum da akla gelir. Hacı Veyiszade, Konya’da son dönemlerinde İslam’a hizmetleri ve örnek kişiliğiyle damgasını vurmuş, hem gönüllerde iz bırakmış hem de yüreklere dokunmuş şahsiyetlerden biridir. Ali Ulvi Kurucu Hoca da Hacı Veyiszade Hocamızın soyundan gelmektedir. Ali Ulvi Kurucu Hocamızın babası, hayır işleri sebebiyle Medine’ye hicret etmiş ve orada yaşamıştır. Ancak Medine-i Münevvere’de yeterli eğitim imkânlarının olmamasından dolayı Ali Ulvi Hoca’yı Mısır’da bulunan Ezher Üniversitesine göndermiştir. Ulvi Hoca, orada Osmanlı’nın Anadolu’da yaşama imkânı kalmayan önemli şahsiyetleriyle birlikte Mısır’da yaşamış ve eğitim-öğretimini Mısır’da tamamlamıştır. Daha sonra uzun yıllar Medine-i Münevvere’de yaşamıştır. Bu süreç içerisinde Türkiye’nin derdiyle dertlenen Ali Ulvi Kurucu Hoca, çeşitli dergi ve gazetelerde yazdığı yazılar ve kaleme aldığı şiirlerle yüreklere ve gönüllere dokunmaya devam etmiştir. Biz, onun ömrünün son dönemlerinde televizyon programlarında hatıratını anlatırken, irşat faaliyetlerinde gerçekten inandıklarını yaşayan bir şahsiyet olduğunu gördük. Cenab-ı Allah gani gani rahmet eylesin.”
YENİ NESİLLERE ALİ ULVİ KURUCU ÇAĞRISI
Ali Ulvi Kurucu gibi önemli şahsiyetlerin çoğalması gerektiğine ve onun gibi insanların yetiştirilmesine vesile olunmasının önemine vurgu yapan NEÜ İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ali Akpınar, bu tür şahsiyetlerin zor dönemlerde büyük başarılar elde ettiğini, dolayısıyla bugün de aynı başarıların mümkün olduğunu ifade ederek sözlerini şu cümlelerle tamamladı: “Bugün elhamdülillah gelinen noktada, insanlarımız silkelenip yenilenebiliyorsa, kaybettiği değerlerin peşine düşmüşse, İslam’a yönelişler artarak devam ediyorsa ve üstelik günümüzdeki tüm olumsuzluklara rağmen bunlar gerçekleşiyorsa; bu durum, o güzel insanların etkisiyle, katkılarıyla, kalıcı imzalarıyla ve Allah’ın lütfuyla mümkün olmaktadır. Dolayısıyla biz, bu güzel insanları ölüm yıl dönümlerinde ya da çeşitli merasimlerde anarken yalnızca methiye ve mersiye okumakla, onları övmekle yetinmemeliyiz. Asıl üzerinde durmamız gereken mesele şudur: Bu ve benzeri insanları nasıl çoğaltabiliriz? Onlar, zor dönemlerde ve ağır şartlar altında hem yetiştiler hem de varlıklarını sürdürdüler; doğru bildiklerinden zerre kadar taviz vermeden, tüm engellemelere rağmen mücadelelerini sürdürdüler. Biz de bu tür insanları nasıl yetiştirebiliriz? Bu insanlar gibi nasıl olabiliriz? Çoluğumuzu, çocuğumuzu, öğrencilerimizi bu şahsiyetlere yaraşır evlatlar hâline nasıl getirebiliriz? İşte asıl derdimiz bu olmalıdır. Mevlânâlar, Hacı Veyiszade’ler, Ali Ulvi Kurucu’lar elbette çok kıymetli, çok güzel insanlardır; ancak bugün bizim Ali Ulvi Kurucuları çoğaltmamız gerekmektedir. İnşallah onlar kulluk imtihanlarını başarıyla verdiler. Biz de başarabiliriz. Onlar, yaşadıkları dönemin bütün sıkıntılarına rağmen bunu başardılarsa, biz de başarabiliriz. Bu düşünceyle asla karamsarlığa kapılmadan ve ümidimizi kesinlikle yitirmeden, onlar gibi olmaya ve bizden sonrakileri de onlar gibi yetiştirmeye gayret etmeliyiz. O güzel insanları örnek almaya devam etmeli, hatta hayırda onları geçmek için çabalamalıyız. Sadece ‘Onlar güzel insandı, büyük insandı.’ demekle yetinirsek, o güzel insanlardan gerektiği gibi istifade etmiş olmayız. Şairin dediği gibi: ‘Rabbin yolunda durmadan çalışanlara, Rabbim cennette nişanlar takacaktır.’ Bugün ümmetin en büyük eksiklerinden biri, bu tür güzel insanların azlığıdır. Onları mümkün olduğunca çoğaltmamız gerekmektedir. Bu konuda da Rabbim bizlere gayret versin inşallah. Ali Ulvi Kurucu Hocamızı rahmetle anıyor ve yad ediyorum. Bugün birçok insan yaşarken unutulurken, bu güzel insanlar vefatlarından sonra da hayırla anılıyor, eserlerinden istifade ediliyorsa; bu, gerçekten onların güzelliğindendir.”
ALİ ULVİ KURUCU KİMDİR?
Türk-İslam düşünce ve edebiyat dünyasının sessiz ama derin izler bırakan isimlerinden biri olan Ali Ulvi Kurucu, sadece bir şair ya da yazar değil; aynı zamanda bir ilim adamı, bir medrese talebesi, bir Medine muhaciri ve bir dava insanıdır. O, yaşadığı dönemin gürültüsünden uzak durmayı tercih etmiş; kalemiyle, hatıralarıyla ve şahsiyetiyle bir neslin hafızasına iz bırakmış müstesna bir şahsiyettir. Ali Ulvi Kurucu, 1922 yılında Konya’da dünyaya geldi. Asırlardır ilimle, irfanla ve tasavvufla yoğrulmuş bu kadim şehir, onun hem karakterinin hem de fikir dünyasının temelini oluşturdu. Babası Hacıveyiszade Mustafa Efendi, Konya uleması içinde mümtaz bir yere sahipti. Bu sebeple Ali Ulvi Kurucu, daha çocuk yaşlardan itibaren medrese iklimiyle, ilim halkalarıyla ve Kur’an merkezli bir hayat anlayışıyla yetişti. Henüz genç yaşlarında hafız oldu. Arapça ve İslami ilimlerde derinleşti. Ancak Türkiye’de yaşanan dönemin siyasi ve sosyal şartları, onu ailesiyle birlikte hicrete mecbur bıraktı. Bu hicret, sıradan bir göç değil; bilinçli, inanç temelli ve ilim merkezli bir yolculuktu. Ali Ulvi Kurucu’nun yolu böylece Medine-i Münevvere’ye düştü. Medine, onun için yalnızca bir şehir değil; bir ömür, bir mektep ve bir istikamet oldu. Uzun yıllar Mescid-i Nebevî Kütüphanesi’nde görev yaptı. Dünyanın dört bir yanından gelen âlimlerle, talebelerle ve ilim yolcularıyla temas kurdu. Sessiz sedasız ama derinlikli bir ilim hayatı yaşadı. Türkiye ile bağını hiçbir zaman koparmadı; mektupları, hatıraları ve eserleriyle memleketinin fikrî damarını beslemeyi sürdürdü. Ali Ulvi Kurucu, 5 Şubat 2002’de Medine’de Hakk’a yürüdü. Hayatını adadığı şehirde, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) komşuluğunda defnedildi. Ardında büyük ciltler dolusu eserler değil belki ama iz bırakan bir duruş, sağlam bir fikir mirası ve tertemiz bir isim bıraktı.