Ağlamak

.
Gözlerimize ağlamak. Ağlamayı unutan, harama nazar etmekten çekinmeyen utanmaz gözlerimize. Işıltısız, kuru, kupkuru gözlerimize. Ardında, derininde çirkin hesapları barındıran hain gözlerimize. Gören ama fark edemeyen kör olası gözlerimize.
“Gözleri var göremezler” ifadesinin ifadesi gözler. Bakar körler. Öylesine talihsiz, öylesine nasipsiz…
Aynamıza ağlamak. Bize endamımızı gösteren, bize bizi bir şey zannettiren, ‘ben’ dedirten gurur kapısı ayna.
Kulaklarımıza ağlamak. Dedikodu, boş söz meraklısı kulaklarımıza. Popçu, arabeskçi, içi yalan dolu, malayani uğultularla yorgun kulaklarımıza.
Ellerimize ağlamak. Nefret için sıkılan, yanlış yerlere uzanan pis ellerimize. Bir çocuğun başını okşamaktan, şefkatten, merhametten bizar ellerimize. Dayak atan dayaklık ellerimize.
Ayaklarımıza ağlamak. Yürüyen, niye yürüdüğünü bilmeyen; menzilsiz ayaklarımıza. Onu ısıtan ayakkabılardan özür dilemesi gereken hak edilmemiş sıcaklığın sahibi ayaklarımıza.
Unutuşlarımıza ağlamak. Unuttuklarımıza ağlamak. Bir hiçken var edildik. Eşrefin en eşrefi olarak; en şerefli varlık olarak. Merhametli bir elle sarıldık sonra. Her şey bizim içindi. Büyütüldük… büyüdük sonra, büyütüldüğümüzü unuttuk. Çok büyüdük makamlar lütfedildi. Sordular; şimdi ne olacaksın? Sıraladık sıraladık… Sıraladıkça çok şey olduk zannettik. Neyse çok şey kabul ettik kendimizi. Ya sonra… Sonra ne olacaksın? Durduk bir an. Düşündük… Aa unutmuşum, sonra… HİİÇ. Hiç işte.
Başı HİÇ sonu HİÇ olan bu dünyaya, neden geldiğimizi unuttuğumuza ağlamak. Kahrolası unutuşların ömrümüzü kahrettiğini fark edemeyişimize ağlamak.
Gönlümüze ağlamak. Yanlış sevdaların adresi gönlümüze. Pırıl pırılken, bembeyazken kirlettiğimiz, parça parça lekelediğimiz, kara çaldığımız gönlümüze. Gururlu kibirli gönlümüze; secdeye eğilmeye tahammülü olmayan, acz makamından habersiz talihsiz gönlümüze, sancısız, ağrısız, gamsız gönlümüze…
Tutkularımıza ağlamak. Haz budalası nefsimize. Özgürlük kölesi düşüncelerimize. Düşüncesiz düşüncelerimize. Bir şey yapıyoruz zannettiğimiz meşguliyetlerimize. Ruhsuz sosyalliğimize. Bizi yalnızlaştıran gürültüye, bizi sönükleştiren çılgınlığa…
Duyarsızlığımıza ağlamak. Televizyon karşısında, keyif çayıyla, yumuşak koltuğumuza kendimizi salıvermişken, seyrettiğimiz kanın ölümün karşısında kıpırtısız duruşumuza ağlamak. Neden diyememek, tuhaf katılığımıza ağlamak. Rezaleti, vahşeti görebildiğimiz halde mışıl mışıl uyuyabiliyor olmamıza ağlamak.
Hiç değilse garip bir korkuluk dahi olamayışımıza ağlamak.
Ne yazık ağlamayı unutmak. ‘Yürek yanmadan göz yaşarmaz’ diyor ya Mevlana. Yürek var mı acaba? Olması lazım ama biz ona kalp diyoruz. Nefes alıp vermeye, kan pompalamaya yarıyor, hissetmeye değil. Hem, ham olduğumuzu düşünmedik biz. Hamlığı kabullenmek lazım önce. Sonra pişmek ve yanmak.
Aczimizi bilmek. En güzel makam; acz makamı. Gözyaşıyla dost olmak. Başımızı koyup secdeye birkaç damla gözyaşına sımsıkı sarılıp Mutlak Sevgiliyi ziyaret etmek. Mutlak olmadığımızı anlamak.
Kendimizi anlamak. Var ediliş gayemizin bir parça anlam biriktirmek olduğunu kavramak. Ellerimiz çıplak, her şey görünüyor. Ne var ellerimizde şimdi. Dikkatle bakalım. Ne görüyoruz. Bir sürü günah… Ya tövbe? Ya gözyaşıyla karışık bir tövbe var mı? Dikkatle bak. Bulamadın mı? Bulamadın, bulamadık. Yandık?

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

Yazarlar Haberleri