Ağacın Değerini, Ağaç Yetiştirenler Bilir: I

.

Bir ağacın var olmasında ve yetişmesinde lâzım olanları ve hizmeti geçenleri, amatör bir düşünce ile şu şekilde sıralamak mümkündür: Her şeyden önce toprak, sonra su, insan ve güvenlik. Bir fidanın ağaç haline gelebilmesi, dallarının serinlik verebilmesi, kuşları yaprakları arasında saklayabilmesi; ova, dağ, tepe, vadiden oluşan arazinin orman haline getirilebilmesi için bu unsurlar önemli ve şarttır. Varlığın oluşmasında ihtiyaç ve fayda yönünden birini diğerine tercih etmek mümkün değildir.

Toprak olmayan yerde ağaç olmaz, ot bile bitmez ve kuş dahi uçmaz. Tepeler de, dağlarda, vadilerde ve yamaçlarda toprağa, ağaç sahiplenir. Ağaçsız bölgelerde meydana gelen toprak kaymaları ve erozyon ülkemizi ciddî şekilde tehdit etmektedir. Toprak olur da su olmazsa ağaçlar kurur. İnsan olmazsa veya olur da biz de olduğu gibi konuya ilgi duymaz ve işin önemini kavramazsa topraklar ağaçsız, çay ve göl suları düzensiz ve bakımsız kalır. Sular sel olur akar ve yıkar gider. Nereden geldiğini bilemediğimiz gibi, nereye gittiğini de göremeyiz. Bunların hepsi halledilebilir. Zaten bunlar halledilmekle de iş bitmiyor. Ağaç dikebilmemiz ve dikilen ağaçları koruyabilmemiz için toplum iradesi, işbirliği ve güvenlik şart. Aksi takdirde ormanlarımız acımasızca, insafsızca, hoyratça yakılır ve yok edilir.
Hatırlıyorum; senelerce önce ormanlarımıza hovardaca kıydık ve zalim baltayla kestik. Evlerimizde ısınmak için sobada ve ocakta yaktık. Evimizin damını kapatmak, ağılımızın ve çardağımızın üzerini örtmek, kağnı yapıp sap çekmek için yıllarca ormanlardan ağaç taşıdık. Hem de genç ve düzgün olanlarını. Ormandan ağaç kesip getirmek ve merkep sırtında pazara götürüp satmak bize, paylaşılması gereken bin servet gibi gelirdi. Sanki devlete ait araziler, otlak ve meralar bize şahsi malımız gibi gelirdi. Ormanlarımızın millî servet ve açık hazine olduğunun farkında değildik. Ormandan izinsiz kesip getirdiğimiz her dalda, hazine arazisinden ve genden sahiplendiğimiz bir evlek toprakta milyonlarca insanın hakkı olduğunu düşünemedik. Kul hakkı hiç aklımıza bile gelmedi.
Halbuki bizim dinimiz Müslümanlıkta; kul hakkının özel ve önemli bir yeri vardır. 1400 küsur senedir kul hakkı ile ilgili dinî hükümler, yetkili ağızlar tarafından anlatılır ve ehliyetli kalemler tarafından yazılır. Her nedense bir türlü aklımıza girmez ve uygulanmaz. Namaz, Oruç ve Hacla ilgili dinî hükümleri anlayanlar ve uygulayanlar, işlerine gelmediği için olsa gerek, kul hakkı ile ilgili hükümleri anlamaz görünürler ve çok fazla önemsemezler. Aslında Allah-ü Teâlâ; benim karşıma kul hakkı ile çıkmayın, buyuruyor. Herhalde nefis ve şeytanın insanları en çok yanılttığı ve kolay kandırdığı hususlardan birisi de kul hakkına giren konular olsa gerek.
Dünyanın gündemini en çok işgal eden konulardan birisi de İnsan Hakları meselesi. Bu mesele bizde, asırlarca önce halledilmiş ve kul hakları değişmez bir şekilde koruma altına alınmıştır. Avrupa, yakın zamanlarda bu konuları konuşuyor ve güya bize de kabul ettirmeye çalışıyor. Onların insan hakları anlayışı, bizim kul hakları anlayışımız kadar kapsamlı, tutarlı, dengeli ve adil değildir. Biz, kul hakkı denince yalnızca doğrudan ferdin şahsi varlığıyla ve fiziki yapısıyla ilgili hakların ihlâlini zannediyoruz. Onun ve kamuya ait çevrenin, mal ve mülkün, nizamın ihlâlinin veya gaspının da kul hakkına girebileceğini düşünemiyoruz. Sahipsiz zannettiğimiz veya başkasına ait olduğunu bildiğimiz araziden bir ot koparmanın, ormandan bir dal kesmenin kul hakkının ihlali olduğunu unutmamalıyız. Ölçü bu olunca, ormanlarımıza zarar vermenin, bir nevi kul hakkının ihlâli olması sebebiyle ne büyük günah olduğunu hemen tespit etmemiz mümkündür.
Bu yazıyı yazmama; ormanlık bir bölgede yaptığımız bir günlük gezide gördüklerimiz sebep oldu. Kısaca anlatayım:
Bir grup arkadaşımla erken saatlerde Konya'dan çıktık ve güneye doğru yola koyulduk. Hedefimiz; güzel ilçelerimizden Hadim veya Bozkırdı. Alibeyhüyüğü Kasabasında kısa bir moladan sonra, Karaman asfaltına uzaktan paralel olan Bozkır-Hadim yoluna çıktık. İkinci molayı, önemli durak yerlerinden Sarıoğlan Kasabasında verdik. Sarıoğlan Kasabası yeni inşa edilen güzel binalarla şekillenmeye başlamış, havadar ve şirin bir yerleşim merkezi. Bozkır Hadim yolunun buluşma merkezi veya ayırım noktası. Üçüncü molayı Eğitse Deresinde; Mavi Tünel Projesinin bir ünitesi olarak inşa edilen Bağbaşı Barajında verdik. Uzaktan ve tepeden çalışmaları seyrederek ve makinelerin gürültüsünü dinleyerek kısa zamanda bitirilmesi temennisiyle oradan ayrıldık ve hiç durmadan Dedemli alabalık tesislerini bulduk. Şırıl şırıl akıp gitmekte olan dağ sularının sesini dinleyerek ve taşların oluşturduğu beyaz köpükleri seyrederek iştahla ve zevkle alabalık yedik.
Alabalık her yerde yenebilir, ama o kucaklayıcı ve dinlendirici manzara her yerde bulunmaz. Şehrimizde daha güzel yerler yok mu, elbette var, lâkin oranın benzeri bir başka yer de yok. Öğle namazını, zaman zaman dağların tepe noktasına gözümüz kayarak ve tertemiz havayı teneffüs ederek cemaat halinde kıldık. Çaylarımızı yudumladıktan sonra geri dönmeyerek toprak bir yoldan vadiyi takip ederek dağların içlerine doğru ilerledik
Dağlarda gördüklerim ve ziyaret ikinci yazımda..

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

Yazarlar Haberleri