Hulefa-i Râşidin, yâni Peygamber Efendimiz’den (sav) sonraki 4 halife Hz. Ebû Bekr-i Sıddîk, Hz. Ömer-Ül-Farûk, Hz. Osman-ı Zinnûreyn ve Aliyyül Mürtezâ’yı takip eden İslâm halifelerinin kimler olduğunu âlimlerin dışında büyük çoğunluk bilmez. Hatta, önceki yazımızda bahsettiğimiz Resûl-i Ekrem’in torunu Hz. Ali’nin büyük oğlu Hz. Hasan’ın halife olduğundan internette bile bahis bulunmuyor. Oysa, babasının şehid edilmesinden 2 gün sonra hicretin 40. senesi Ramazan ayının 19. günü halife seçilen ve 6 ay, 6 gün bu makamda kalan Hz. Hasan; Kûfe, Mekke, Medine, Basra, İran, Irak, Horasan, Hicaz ve Yemen ahalisi kendisine biat ettiği hâlde, Suriye ve Mısır ahalisi Şam Valisi Muâviye bin Ebi Süfyân’a biat ettiği için iki taraf arasında savaş ihtimâli belirince Müslüman kanı akmasına engel olmak amacıyla hicretin 41. senesi Rebiyülevvel ayının 25. günü hilâfeti Muâviye’ye bıraktı.
Kûfe’de halife seçilen Muâviye, Mekke’nin fethi günü babası ile beraber Müslüman olarak, Medine’ye yerleşmişti. Peygamberimiz’in kayınbirâderi idi. Resûlullah’ın “Yâ Rabbi, onu doğru yolda bulundur ve başkalarını da doğru yola götürücü kıl. Yâ Rabbi! Muâviye’ye yazı ve kitab öğret, onu azabından koru. Yâ Rabbi, onu memleketlere hakim kıl” dualarıyla şereflendi. Cebrâil aleyhisselâmın bildirmesi ile vahy kâtibi oldu. Cebrâil’in getirdiği Kur’an-ı Kerimi ve Peygamber Efendimizin mektuplarını yazdı. Peygamberimiz namazda rükûdan kalkarken “semiallühü limen hamideh” okuduklarında, ön safta olan Hz. Muâviye ”Rabbenâ lekelhamd” derdi ve bunu söylemek sünnet olarak kaldı. Hz. Muâviye, Huneyn gazasında babasıyla birlikte kahramanca çarpıştı, Tebûk gazvesine katıldı, vedâ haccında bulundu, Hz. Ebû Bekr ve Hz. Ömer zamanlarında Suriye taraflarındaki muhaberelere katıldı. Hz. Ömer, onu Şam valisi yaptı. Hz. Osman, halifeliği sırasında bütün Suriye’yi onun emrine verdi.
Sıffin muharebesi sırasında Bizans İmparatoru II. Konstantin, hudutlarındaki İslâm şehirlerine rahatsızlık verince, Muâviye mektup yazarak, “Bu sarkıntılıktan vaz geçmezsen efendimin askerinin kumandanı olur, oraya gelip şehirlerini yakarım. Seni domuzlara çoban yaparım” demişti. 19 yıl, 6 ay hilâfet makamında kalarak, İslâmiyet’in yayılmasında çok önemli hizmetlerde bulundu. Hicretin 42. senesinde Sicistan’ı, 43’de Sudan’ı, 44’de Efganistan’ı, Kâbil’i ve Hindistan’ın kuzeyini, 45’de Tunus’u, 48’de gemilerle giderek, Kıbrıs’ı Bizanzlılardan aldı. 50’de İran’da büyük Kuhistan eyâletini fethetti. Aynı sene Bizans İmparatoru IV. Konstantin zamanında oğlu Yezid’i büyük bir ordu ile İstanbul üz erine gönderip, şehri kuşattı. Konstantin, her sese büyük vergi vermek şartıyla barış yapmak zorunda kaldı. Hicretin 54. senesinde Ubeydullah bin Ziyâ’ı Horasan’daki orduya kumandan yapıp, Ceyhun nehrini develerle geçerek Buhara’yı aldı. Hz. Ömer tarafından fethedilen, ancak sonra kaybedilen Kudüs’ü tekrar fethetti. Yemen, Mısır, Irak, Azerbaycan, Anadolu, Kayruvan, Horasan ve Maveraünnehir şehirlerine de hâkim oldu.
Peygamberimiz, Hz. Muâviye’ye “Benden sonra ümmetimin yerine hakim olursun. O zaman iyilere iyilik et. Kötülük yapanları da afv eyle” buyurmuştu. Resûlullah’ın (sav), sohbeti ve hayır dualarının bereketiyle İslâmiyet’in tesir sahasını çok genişletti, büyük bir saltanata nail oldu, çok sevildi. Hz. Muâviye ömrünün son günlerinde okuduğu bir hutbe sonunda “Ey insanlar! Üzerinizde çok kaldım, sizi usandırdım, ben de sizden usandım. Ayrılmak istiyorum. Siz de benden ayrılmak ister oldunuz. Fakat size benden daha iyisi gelmez. Nitekim benden evvel gelenler, benden daha iyi idiler. Kim Allahü teâlâya kavuşmak isterse, Allah da ona kavuşmak ister. Yâ Rab! Sana kavuşmak isterim, sana kavuşmamı nâsip eyle. Beni mübârek ve mes’ud eyle” dedi. Oğlu Yezid’i çağırıp, “Oğlum, seni harplerde, yollarda yormadım. Düşmanları yumuşattım. Arapları sana itaat ettirdim. Hicaz halkını gözet, onlar senin aslındır. Sana geleceklerin en kıymetlisi onlardır. Hz. Hüseyin bin Ali, mübarek bir zattır. Kûfeliler onu senin karşına çıkarabilirler. Ona galip geldiğin zaman afveyle, iyi karşıla. Onun bize büyük yakınlığı ve hakkı vardır. Resûlullah’ın torunudur” dedi. Sonra hastalığı artınca “Resûlullah, bana bir gömlek giydirmişti. Bu güne kadar sakladım. Vefat ettiğim zaman o gömleği bana giydiriniz. Belki onun rahmetine Cenab-ı Hak beni afveder. Keşke Zî Tûva denilen köyde bir Kureyşli olsaydım da emirlik, hâkimlik ile uğraşmasaydım” diyerek üzüntüsünü belirtti.
Hicretin 60. senesinin Receb ayında Şam’da vefat eden ve kabri aynı yerde olan Hz. Muaviye, uzun boylu, beyaz tenli, heybetli idi. Güzel konuşur, güzel idareli davranırdı. Çalışkan, gayretli, azimli, Arabistan’da şöhret yapmış dört sahâbiden birisi idi. Sanki her bakımdan devlet başkanı olmak için yaratılmıştı. Hatta Hz. Ömer, Muâviye’ye her bakışta “Bu ne güzel bir Arap sultanıdır” derdi. Resûlullah’ın sohbetinin bereketi ile şeriatten hiç ayrılmazdı. Hz. Ali de onun hakkında “Muâviye’nin hakimliğini kötülemeyiniz. O giderse başların koptuğunu görürsünüz” buyurmuştur. Bir gün Resûlullah (sav) hayvanına binip Hz. Muâviye’yi de arkasına bindirmişti. Giderken “Yâ Muâviye, bana en yakın hangi uzvundur” diye sorunca Muâviye “Karnım” cevabını verince, Peygamber “Yâ Rabbi, bunu ilimle doldur ve yumuşak huylu eyle” diyerek, hayır duada bulundu.
(DEVAM EDECEK)
Kûfe’de halife seçilen Muâviye, Mekke’nin fethi günü babası ile beraber Müslüman olarak, Medine’ye yerleşmişti. Peygamberimiz’in kayınbirâderi idi. Resûlullah’ın “Yâ Rabbi, onu doğru yolda bulundur ve başkalarını da doğru yola götürücü kıl. Yâ Rabbi! Muâviye’ye yazı ve kitab öğret, onu azabından koru. Yâ Rabbi, onu memleketlere hakim kıl” dualarıyla şereflendi. Cebrâil aleyhisselâmın bildirmesi ile vahy kâtibi oldu. Cebrâil’in getirdiği Kur’an-ı Kerimi ve Peygamber Efendimizin mektuplarını yazdı. Peygamberimiz namazda rükûdan kalkarken “semiallühü limen hamideh” okuduklarında, ön safta olan Hz. Muâviye ”Rabbenâ lekelhamd” derdi ve bunu söylemek sünnet olarak kaldı. Hz. Muâviye, Huneyn gazasında babasıyla birlikte kahramanca çarpıştı, Tebûk gazvesine katıldı, vedâ haccında bulundu, Hz. Ebû Bekr ve Hz. Ömer zamanlarında Suriye taraflarındaki muhaberelere katıldı. Hz. Ömer, onu Şam valisi yaptı. Hz. Osman, halifeliği sırasında bütün Suriye’yi onun emrine verdi.
Sıffin muharebesi sırasında Bizans İmparatoru II. Konstantin, hudutlarındaki İslâm şehirlerine rahatsızlık verince, Muâviye mektup yazarak, “Bu sarkıntılıktan vaz geçmezsen efendimin askerinin kumandanı olur, oraya gelip şehirlerini yakarım. Seni domuzlara çoban yaparım” demişti. 19 yıl, 6 ay hilâfet makamında kalarak, İslâmiyet’in yayılmasında çok önemli hizmetlerde bulundu. Hicretin 42. senesinde Sicistan’ı, 43’de Sudan’ı, 44’de Efganistan’ı, Kâbil’i ve Hindistan’ın kuzeyini, 45’de Tunus’u, 48’de gemilerle giderek, Kıbrıs’ı Bizanzlılardan aldı. 50’de İran’da büyük Kuhistan eyâletini fethetti. Aynı sene Bizans İmparatoru IV. Konstantin zamanında oğlu Yezid’i büyük bir ordu ile İstanbul üz erine gönderip, şehri kuşattı. Konstantin, her sese büyük vergi vermek şartıyla barış yapmak zorunda kaldı. Hicretin 54. senesinde Ubeydullah bin Ziyâ’ı Horasan’daki orduya kumandan yapıp, Ceyhun nehrini develerle geçerek Buhara’yı aldı. Hz. Ömer tarafından fethedilen, ancak sonra kaybedilen Kudüs’ü tekrar fethetti. Yemen, Mısır, Irak, Azerbaycan, Anadolu, Kayruvan, Horasan ve Maveraünnehir şehirlerine de hâkim oldu.
Peygamberimiz, Hz. Muâviye’ye “Benden sonra ümmetimin yerine hakim olursun. O zaman iyilere iyilik et. Kötülük yapanları da afv eyle” buyurmuştu. Resûlullah’ın (sav), sohbeti ve hayır dualarının bereketiyle İslâmiyet’in tesir sahasını çok genişletti, büyük bir saltanata nail oldu, çok sevildi. Hz. Muâviye ömrünün son günlerinde okuduğu bir hutbe sonunda “Ey insanlar! Üzerinizde çok kaldım, sizi usandırdım, ben de sizden usandım. Ayrılmak istiyorum. Siz de benden ayrılmak ister oldunuz. Fakat size benden daha iyisi gelmez. Nitekim benden evvel gelenler, benden daha iyi idiler. Kim Allahü teâlâya kavuşmak isterse, Allah da ona kavuşmak ister. Yâ Rab! Sana kavuşmak isterim, sana kavuşmamı nâsip eyle. Beni mübârek ve mes’ud eyle” dedi. Oğlu Yezid’i çağırıp, “Oğlum, seni harplerde, yollarda yormadım. Düşmanları yumuşattım. Arapları sana itaat ettirdim. Hicaz halkını gözet, onlar senin aslındır. Sana geleceklerin en kıymetlisi onlardır. Hz. Hüseyin bin Ali, mübarek bir zattır. Kûfeliler onu senin karşına çıkarabilirler. Ona galip geldiğin zaman afveyle, iyi karşıla. Onun bize büyük yakınlığı ve hakkı vardır. Resûlullah’ın torunudur” dedi. Sonra hastalığı artınca “Resûlullah, bana bir gömlek giydirmişti. Bu güne kadar sakladım. Vefat ettiğim zaman o gömleği bana giydiriniz. Belki onun rahmetine Cenab-ı Hak beni afveder. Keşke Zî Tûva denilen köyde bir Kureyşli olsaydım da emirlik, hâkimlik ile uğraşmasaydım” diyerek üzüntüsünü belirtti.
Hicretin 60. senesinin Receb ayında Şam’da vefat eden ve kabri aynı yerde olan Hz. Muaviye, uzun boylu, beyaz tenli, heybetli idi. Güzel konuşur, güzel idareli davranırdı. Çalışkan, gayretli, azimli, Arabistan’da şöhret yapmış dört sahâbiden birisi idi. Sanki her bakımdan devlet başkanı olmak için yaratılmıştı. Hatta Hz. Ömer, Muâviye’ye her bakışta “Bu ne güzel bir Arap sultanıdır” derdi. Resûlullah’ın sohbetinin bereketi ile şeriatten hiç ayrılmazdı. Hz. Ali de onun hakkında “Muâviye’nin hakimliğini kötülemeyiniz. O giderse başların koptuğunu görürsünüz” buyurmuştur. Bir gün Resûlullah (sav) hayvanına binip Hz. Muâviye’yi de arkasına bindirmişti. Giderken “Yâ Muâviye, bana en yakın hangi uzvundur” diye sorunca Muâviye “Karnım” cevabını verince, Peygamber “Yâ Rabbi, bunu ilimle doldur ve yumuşak huylu eyle” diyerek, hayır duada bulundu.
(DEVAM EDECEK)