İstanbullu tarih muallimi Mehmed Ziya Bey’in 1901 yılında Bursa’dan Konya’ya yaptığı seyahatle ilgili notlarını yayınlamaya devam ediyoruz. Şehrimizin yaklaşık 110 yıl önceki durumu hakkında geniş bilgiyi aktaran yazar, Hz. Mevlânâ’dan sonra Mevlevî Dergâhında şeyhlik makamına oturan çelebi efendilere de yer verdiği eserinde, bilhassa Çelebi Hüsrev Efendi, oğlu ve torununa satırbaşı açmış bulunuyor. Hüsrev Çelebi için “Sâdık âlimlerin büyüklerinden ve kâmil ariflerden hakikatlere aşina bir şeyh idi. Türbede elli dört sene boyunca marifet isteklilerini, ilim ve irfanın berrak suyu ile tatlandırmıştır” diye not düşen Mehmed Ziya Efendi, şöyle devam ediyor:
“Dervişlerin terbiye ve eğitimine özen gösterip, beş vakitte halifenin ömrüne ve sağlığına duacı iken hicrî 969 miladî 1591’de vefat ederek cennete göçmüştür. Hüsrev Efendi, Mesnevî’nin hakikatlerine vakıf, ilahî sırlara aşina bu insanın şiirlerinde de ince şair kişiliği hissedilir. Cennetmekân Sultan Selim Han, bu zâtın faziletine, ilim ve irfanına hürmeten türbe civarında cami yaptırmış, tabhane ve imaretin mükemmel hâle gelmesi ve vakfın ilâve kısımlarının tamamlanması konusunda cömertlik göstermiş, dergâhın avlusundaki selsebil ünvanlı şadırvanı da inşa ettirmiştir”
Hüsrev Çelebi’nin oğlu Ferruh Mehmed Efendinin de ilim ve irfan sıfatlarıyla, vakar ve edeple donanmış bir şeyh olup, kerâmetli ve içli şiirleri ariflerin hafızasını süslediğini, aşk ve muhabbet meydanında kırk bir sene, tam tevekkül ile eli sinesinde olarak şeyhlik vazifesini ve Mevlevî ayinlerini icra ederek, hicrî 1010 miladî 1601 senesinde vefat ederek, ataları gibi türbe içinde toprağa verildiğini kaydeden Mehmet Ziya Efendi, şunları ekliyor:
“Çelebi Ferruh Mehmed Efendi’nin oğlu Bostan Mustafa Efendi de babası gibi ilahî hakikatlere vâkıf, Mevlevî dervişlerinin hizmetkârı, naklî ve aklî ilimlerde büyük üstad mertebesinde bir şeyh olup, tavrında harikulade hâller görülürmüş. Servet sahibi olduğu hâlde varını daima fukara ve dervixleri yedirip içirmeye harcayıp, fukaranın kalbini hoşnut etmeye çalışırmış”
Konya’daki eski İslâm eserlerinden Sahip Ata, ya da diğer adıyla Hânkâh Camii, Sırçalı Mescid, Süt Tekkesi, İnce Minare, Sırçalı Medrese, Hz. Mevlânâ’nın babası Sultan-ül Ûlema Bahaeddin Veled adına Konya’da ilk olarak yaptırılan Altunbâ Medresesi ilgili bilgileri de kitabına ekleyen Mehmet Ziya Efendi, Konrya’da muallim olarak bulunduğu tarihte aynı mahallede oturduğu için önünden gelip geçtikçe ziyaret ettiği Sırçalı Sırçalı Medrese’den “Burada üzüntüyle tekrar ederim ki bir benzerini daha meydana getirmek mümkün olmayan bu medrese de göz göre göre harap olup gitmektedir” diye bahsederek, Konya’daki İslâm yapıları arasında inşa tarzındaki zarafet bakımından incelemeye ve ziyarete değer en öncelikli medresenin Karatay Medresesi olduğunu ifade ederek, devamla şöyle diyor:
“Dinî ve felsefi ilimlerin öğrenim yeri olan bu bina, II. İzzeddin Keykavus’un saltanatı zamanında kurulmuştur. Bu irfan kaynağı medresenin ismi, hükümdarın veziri Emir Celaleddin Karatay’a nisbet edilmektedir. Binayı inşa ettiren Emir Celaleddin Karatay, yapının içinde bir başka kubbe altında gömülüdür. Fakat sandukası ve mezarı haraptır. Bendeniz, bu ziyaretimde sandukanın başındaki beyaz ve urfî bir sarığı, bereket vesilesi olması için oldukça muntazam şekilde sarmaya gayret ettim. Emir Celaleddin’in kabrinin kapısı üzerine sonradan şu mısraları yazmışlar:
İki âlemde tasarruf ehlidir rûh-ı velî/Dime ki bu mürdedir bundan nice dermân ola/Rûh şemşîr-i Hüdâdır ten gılâf olmuş ana/Dahi a’lâ kâr ider bir tîğ kim uryân ola.
Buradaki künbedin içinde güzel bir çeşme, ortasında da bir havuz mevcuttur. Şems-i Tebrizî’nin, Mevlânâ’nın kitaplarını attığı havuzun bu olduğu rivayet edilir”
Trenle geçtiği Akşehir ve Ilgın’dan da bahseden Mehmed Ziya Efendi, şu notları kaydetmiş:
“Akşehir İstasyonuna yediyi otuz yedi dakika geçerek girdik. İstasyon denizden 998 mt. yüksektir. Yapay tepelere burada da tesadüf ettik. Hatta bu tepelerden biri üstüne kurulmuş Karaev isminde, oldukça büyük bir köy epeyce dikkatimizi çekti. Çünkü duvarları, altı üstü kara topraktan ibaret olan bu köyde göze hoş görünecek hiçbir şeye rastlamadık. Yörük evleri gibi burasının da damları dökdörtgen ve bazen dört köşe bir oda ve önünde üzeri sapve çoğu zaman toprakla örtülmüş bir gezinti yerinden ibaretti. Hâli vakti yerinde olanların evlerinin etrafına çitten bir duvar çekilmiş, zahireliği, yemliği de bu duvarın bir köşesine yapılmıştır. Padişah hazretleri sayesinde peyderpey iskân edilen göçmenlerin yaptıkları evler ise hem inşa tarzı bakımından çok güzel ve hem de sağlığa uygundur. Şüphe yoktur ki bu evler, civar köylerin halkı tarafından örnek alınarak beş on sene sonra, bugün nahoş gözüken damların yerinde güzel evler görülecektir” (Devam edecek)
“Dervişlerin terbiye ve eğitimine özen gösterip, beş vakitte halifenin ömrüne ve sağlığına duacı iken hicrî 969 miladî 1591’de vefat ederek cennete göçmüştür. Hüsrev Efendi, Mesnevî’nin hakikatlerine vakıf, ilahî sırlara aşina bu insanın şiirlerinde de ince şair kişiliği hissedilir. Cennetmekân Sultan Selim Han, bu zâtın faziletine, ilim ve irfanına hürmeten türbe civarında cami yaptırmış, tabhane ve imaretin mükemmel hâle gelmesi ve vakfın ilâve kısımlarının tamamlanması konusunda cömertlik göstermiş, dergâhın avlusundaki selsebil ünvanlı şadırvanı da inşa ettirmiştir”
Hüsrev Çelebi’nin oğlu Ferruh Mehmed Efendinin de ilim ve irfan sıfatlarıyla, vakar ve edeple donanmış bir şeyh olup, kerâmetli ve içli şiirleri ariflerin hafızasını süslediğini, aşk ve muhabbet meydanında kırk bir sene, tam tevekkül ile eli sinesinde olarak şeyhlik vazifesini ve Mevlevî ayinlerini icra ederek, hicrî 1010 miladî 1601 senesinde vefat ederek, ataları gibi türbe içinde toprağa verildiğini kaydeden Mehmet Ziya Efendi, şunları ekliyor:
“Çelebi Ferruh Mehmed Efendi’nin oğlu Bostan Mustafa Efendi de babası gibi ilahî hakikatlere vâkıf, Mevlevî dervişlerinin hizmetkârı, naklî ve aklî ilimlerde büyük üstad mertebesinde bir şeyh olup, tavrında harikulade hâller görülürmüş. Servet sahibi olduğu hâlde varını daima fukara ve dervixleri yedirip içirmeye harcayıp, fukaranın kalbini hoşnut etmeye çalışırmış”
Konya’daki eski İslâm eserlerinden Sahip Ata, ya da diğer adıyla Hânkâh Camii, Sırçalı Mescid, Süt Tekkesi, İnce Minare, Sırçalı Medrese, Hz. Mevlânâ’nın babası Sultan-ül Ûlema Bahaeddin Veled adına Konya’da ilk olarak yaptırılan Altunbâ Medresesi ilgili bilgileri de kitabına ekleyen Mehmet Ziya Efendi, Konrya’da muallim olarak bulunduğu tarihte aynı mahallede oturduğu için önünden gelip geçtikçe ziyaret ettiği Sırçalı Sırçalı Medrese’den “Burada üzüntüyle tekrar ederim ki bir benzerini daha meydana getirmek mümkün olmayan bu medrese de göz göre göre harap olup gitmektedir” diye bahsederek, Konya’daki İslâm yapıları arasında inşa tarzındaki zarafet bakımından incelemeye ve ziyarete değer en öncelikli medresenin Karatay Medresesi olduğunu ifade ederek, devamla şöyle diyor:
“Dinî ve felsefi ilimlerin öğrenim yeri olan bu bina, II. İzzeddin Keykavus’un saltanatı zamanında kurulmuştur. Bu irfan kaynağı medresenin ismi, hükümdarın veziri Emir Celaleddin Karatay’a nisbet edilmektedir. Binayı inşa ettiren Emir Celaleddin Karatay, yapının içinde bir başka kubbe altında gömülüdür. Fakat sandukası ve mezarı haraptır. Bendeniz, bu ziyaretimde sandukanın başındaki beyaz ve urfî bir sarığı, bereket vesilesi olması için oldukça muntazam şekilde sarmaya gayret ettim. Emir Celaleddin’in kabrinin kapısı üzerine sonradan şu mısraları yazmışlar:
İki âlemde tasarruf ehlidir rûh-ı velî/Dime ki bu mürdedir bundan nice dermân ola/Rûh şemşîr-i Hüdâdır ten gılâf olmuş ana/Dahi a’lâ kâr ider bir tîğ kim uryân ola.
Buradaki künbedin içinde güzel bir çeşme, ortasında da bir havuz mevcuttur. Şems-i Tebrizî’nin, Mevlânâ’nın kitaplarını attığı havuzun bu olduğu rivayet edilir”
Trenle geçtiği Akşehir ve Ilgın’dan da bahseden Mehmed Ziya Efendi, şu notları kaydetmiş:
“Akşehir İstasyonuna yediyi otuz yedi dakika geçerek girdik. İstasyon denizden 998 mt. yüksektir. Yapay tepelere burada da tesadüf ettik. Hatta bu tepelerden biri üstüne kurulmuş Karaev isminde, oldukça büyük bir köy epeyce dikkatimizi çekti. Çünkü duvarları, altı üstü kara topraktan ibaret olan bu köyde göze hoş görünecek hiçbir şeye rastlamadık. Yörük evleri gibi burasının da damları dökdörtgen ve bazen dört köşe bir oda ve önünde üzeri sapve çoğu zaman toprakla örtülmüş bir gezinti yerinden ibaretti. Hâli vakti yerinde olanların evlerinin etrafına çitten bir duvar çekilmiş, zahireliği, yemliği de bu duvarın bir köşesine yapılmıştır. Padişah hazretleri sayesinde peyderpey iskân edilen göçmenlerin yaptıkları evler ise hem inşa tarzı bakımından çok güzel ve hem de sağlığa uygundur. Şüphe yoktur ki bu evler, civar köylerin halkı tarafından örnek alınarak beş on sene sonra, bugün nahoş gözüken damların yerinde güzel evler görülecektir” (Devam edecek)