Yaşlılık yılanı!

Bir yılan var. Hem arzulanan hem de hiç istenmeyen bir yılan bu. Yaşlılık yılanı diyorum ona.

Çıngıraklı ve sinsi bir hayvandan bahsediyorum. Gelişinin sesi, birkaç yıl öncesinden muhakkak duyulan, yüzün orta yerine gelip yavaş yavaş çöreklenen bir şey… Göz kenarlarına gelince kaz taklidi yapabilen, izlerini ‘kaz ayakları’ diye bırakan, dedim ya işte sinsi; şekilden şekle girebilen bir sürüngen bu. Zamanın kamçılayıp sürüklediği, gençliği emen bir vampir gibi bir şey. Şu çıkık ve belirgin elmacık kemiklerini çökkün ve belirsiz bir hale koyuyor bu yılan, gelip yerleştiği yüzde.

Ah ah, ne dertliyim! Yeni bir telefon uygulaması sayesinde -yüzünden- fotoğrafımın 40-50 yıl yaşlanmış halini gördüm de! Dert, söyletirmiş işte. Şimdi de yazdırıyor hatta. 40-50 yıl da, o yılanı bayağı bir semirtip palazlayacak bir süre zaten, öyle değil mi? Öyleymiş. Fotoğrafta bir hayli yaşlı ve çirkindim ben de. Devam edeyim anlatmaya…

Gençliğin net ve sanki sıkı sıkıya; demir halatlarla içeriden bağlanıp düğümlenmiş bir yüzü vardır. Bilirsiniz. Zaman o düğüme üfleyince, bağlar da çözülüyor işte, azizim. Netliğin yerini flu ve etkisini kaybetmiş bir surat alıyor. Zaten duydum ki, iple yüz germe diye bir ‘içeriden askılama’ yöntemi de varmış şimdi, plastik cerrahlarca uygulanan. Aklın yolu bir, hakikaten. Askılamak; bağlamak ve iyice düğümlemek gerekli, zamanın o sevimsiz nefesinin yanık kokusundan kurtulabilmek için, evet.

Gerçekten, söz ettiğim o yeni telefon uygulamasını icat edenler, yaşlılık yılanının hangi özelliklerini fark etmişlerdi ki, daha başka? Çizgilenmiş bir yüz ve sarkmış bir gıdıdan başka, gözlerin ferini de mi alıyordu, acımasızca çöreklenen o hayvan? Evet. Ayrıntıları fark etmişler demek ki söz konusu mucitler, benim gibi. Çünkü ben de çok incelerim. Detaylar, nüanslar ve incelikler, benim işlerimdendir. Misal, karşımda duran yaşlı bir adamın ya da kadının, 50 yıl öncesinde neye benzediğini kestirip bulmaya çalışırım çoğu zaman, çaktırmadan. Yani bahsettiğim o yaşlandırma uygulamasının tam tersini işletmeye çalışırım, hayalimde. Yılanı, ancak hayalinizde öldürebilirsiniz zaten. Hakikatte gelip sizi öldüren, odur çünkü.

Buraya kadar ‘vurun kahpeye’ der gibi, hep olumsuz ve istenmeyen özelliklerinden bahsettim zavallı yaratığın, öyle değil mi? Bir anda ‘zavallı yaratık’ mı oldu?! Evet, dinleyince hak vereceksiniz buna da. Yazının en başında da belirttiğim gibi, istenmediği kadar arzulanan bir sürüngendir de o, zaten. E yaşlanmak, yaşamak demek değil midir çünkü? İnsanlığın hastalıklarla, kazalarla ve afetlerle oldu olası verdiği amansız mücadele, hep bu aynı büyük ve derin arzudan dolayı; hayatta kalıp yaşamaya devam etme ihtirasından ötürü değil midir? Öyleyse, yaşlanmak da bir nimet; ilahi bir hediye olmaz mı? Mesela, sıkça duyduğum “Sen minyonsun, hiç yaşlanmazsın” yorumu karşısında irkilirim şahsen. Tüylerimden bir ürperti geçer. Bir beddua gibi gelir bana, aslında iyi niyetle söylendiğinden adım gibi emin olduğum bu söz. “Allah hayırlı ömür versin de, yaşlanayım canım!” diye çıkar ağzımdan, can havliyle.

Anlatabildim değil mi, varlığı vuku bulunca nefret edip istemediğimiz o yılan, varlığı derinden arzulanan bir şeydir de aslında tüm canlılarca, biraz içgüdüsel, biraz da gayri ihtiyari bir şekilde.

Bir telefon uygulaması, işte tüm bunları düşündürdü bana, geçen gün. Çöreklenen o şeyin, bir lütuf mu, yoksa, bir kahır mı olduğunu bulmaya çalıştım, kafamın içinde. Buldum da.

 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.