Tarihe tanıklığın romantizmi

Bazen kendinizi tarihe tanıklık eden bir müşahit gibi hissediyorsunuz. O sırada henüz devam ediyor olan ama bitmeye kesinkes yüz tutmuş bir şeyin yakın gelecekte karşılaşacağı sonu şimdiden gördüğünüz anlardan bahsediyorum. Hangi şeyin? İçindeki sütün azaldığı ve neredeyse tükenmek üzere olan bir karton kutudan söz etmiyorum elbette, bunları söylerken. Bir olay, olgu ya da ilişkidir, andığım şey. Nitekim, sonlanacağı aşikar olan ama henüz hayattaki bir arkadaşlık ilişkisinin zayıflayan nabzı atıyor şimdi de, parmağımın ucunda.

**

Bir zamanlar baş tacı olan ama şimdi çoktan yere düşmüş ve artık korkmadan ‘tek ayağı çukurda’ diye tarif edebileceğim bir ilişki bu. Korkup çekinmeden bunu söyleyebilirim artık. Tarihe tanıklık etmek ve o sırada bunu biliyor olmak, insana bir cesaret veriyor galiba. ‘Lafını sakınmama’ yı veriyor…

**

Bir şeyin sonuna yaklaşınca, bütün yaşanmışlıkları tekrardan geriye sarıp size yaşatan bir mekanizma mevcut olmalı, beyinin içerisinde. Hep öyle oluyor. Şimdi de. “Nereden nereye?” diye sözde yol soran ama aslında benimle açıkça alay eden yılışkan ve kötücül bir ses duyuyorum kafamın içinde sonra da. Beni üzmekten zevk alan, sadist bir varlığa ait tabi bu ses, biliyorum.

**

Fakat büsbütün üzülmüyorum da aslında, tarihe yaptığım bu tanıklık esnasında. İşin bir yarısı hüzünse, diğer yarısı da kızgınlıktan oluşuyor çünkü. Kızgınlık. Yarısı falan da değil, aslan payı bu duyguya ait aslında.

**

Ne var ki, konunun muhatabı olan kişideki bu kızgınlık hissi, aslan payını bile değil de işin tamamını oluşturuyor şimdi. Yakında ruhunu saracak olan mavi hüzünden henüz hiç haberi yok. Çünkü insanın gözünü öfke bürüyünce başka hiçbir şeyi sezip tartamaz hale gelir. Olsun. Onun şimdi ne yaşadığıyla ya da yakın gelecekte ne yaşayacağıyla değil, kendi tanıklığımla ilgiliyim ben yalnızca. Ben daha çok bu, tarihe tanıklık yapıyor oluşun büyüsüne ve buğusuna kapılmış olmanın tadını çıkartıyorum bugünlerde. Tadını çıkartmak, tatlı bir keyif almak ya da haz duymak anlamına da gelmiyor illa ki, kuşkusuz. İnsan acıyı da yemez mi hiç sonuçta? Acılı yemekler ne güne duruyor? İşte durumdan çıkarttığım tadın içerisinde de hatırı sayılır acı bir doz var, yani. Fakat varlığından şikayetçi değilim bunun.

**

Aksine, parmağımın ucunda atan ve an be an cılızlaşan nabzın az sonra tamamen susacağı bir zaman dilimine lokma lokma tanıklık etmenin söylediği şarkıyı dinliyor kulaklarım. Bütün kalbimle dinliyorum o müziği aslında. Sitemkar ve hedefini tam on ikiden vuran bir güfteye ve insanın ruhunu sarıp sarmalayan dünya dışı bir besteye sahip, bu şarkı. Öyledir zaten. Tarihe tanıklık ediyor olmanın bilinci ve o bilgiden doğan duygular, şiddetli ve kıvamlıdır hep böyle.

Bir suni teneffüs ya da elektro şokla, artık ölüm döşeğindeki bu ilişkiyi yeniden hayata döndüresim… düşünüyorum da, hiç yok! Kızgınlık, kırgınlık ya da kibir gibi meşum hisler ele alıyor beni o noktada. Bıkkınlık ya da tam anlamıyla ‘koyuvermek’, ‘oluruna bırakmak’ gibi şeyler de ortaya çıkıyor aynı anda tabi. “İnceldiği yerden kopsun!” diyesi geliyor insanın. Tüm bunlar ise, az önce sözünü ettiğim hep o kızgınlıktan doğup gelen şeyler elbette. Biliyorum.

**

Yaşayan bir tarihe ve an be an -hala- nefes alıp veren hatıralara seyirciyim bu günlerde, sözün kısası. Bahsettiğim o nabız da az sonra tamamen duracak. Belli. Ek olarak, “ne oldu, nasıl oldu?” gibi çerçöp soruları sormaktansa, yalnızca, süreğen bir bitiş evresini tarif etmeye çalıştığımı çoktan anladığını bildiğim siz ince fikirli ve duyarlı okuyucularıma da tüm bunları yazmaktan dolayı, dertleşmiş olmanın hafifliğini yaşıyorum şimdi.

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
2 Yorum