Sosyal mi medya?

“Sosyal medya, Web 2.0 ‘ ın kullanıcı hizmetine sunulmasıyla birlikte, tek yönlü bilgi paylaşımından, çift taraflı ve eş zamanlı bilgi paylaşımına ulaşılmasını sağlayan medya sistemidir. Ayrıca sosyal medya; kişilerin internet üzerinden birbirleriyle yaptığı diyaloglar ve paylaşımların bütünüdür. En kısa tanımla; insanlar arasında erişim, dönüşüm, etkileşim ve bağlantı kurmanın yani haberleşme, paylaşma, mesajlaşma, bilgi alışverişi, tanıtım ve reklamın basit, kolay ve dijital yoludur.”

Dur!

Birkaç saniye bekle… Düşün!

Ve az önce okuduklarına çok fazla inanma bence.

Çünkü okudukların koca bir safsatadan ibaret…

Tek tıkla ulaşılabilen, bu sıradan ‘sosyal medya’ tanımlarındaki kadar masum mu gerçekten bu medya? Kendisini tanıttığı gibi insancıl, sevecen ve faydalı mı sence? Yoksa şirin palyaço maskesi takmış bir vampir mi acaba? İnsanların zamanlarını, fikirlerini, özgün düşünce yapılarını ve karakterlerini sömüren…

Mesela sabahları uyanır uyanmaz, daha birine” Günaydın” bile demeden neden ilk, telefonuna yöneldiğini hiç düşündün mü? Ya da evden çıkarken neden ilk, telefonunu alıp almadığını kontrol ettiğini? Veya mutlu bir anla karşılaştığında, anı yaşamayı değil de neden ilk, fotoğrafını çekmeyi tercih ettiğini hiç düşündün mü?

Farkında mısın? Telefonumuzu kaybetme korkusu, bize pek çok mutlu hatıramızı hatırlatan en sevdiğimiz kitabımızı kaybetme korkusundan daha büyük artık…

 Efendisi olduğumuz teknolojinin ne ara bu kadar bağımlısı hatta köleleri olduğumuzu insan sorgulamadan edemiyor.

Sahi bize ne oldu? Nasıl oldu?

İnsanın teknolojiyle iç içe olduğu, dünyanın bir ucundan diğer ucuna iletişimin kolaylaştığı, nitelikli bilginin ışık hızında yayıldığı, insanları sosyalleştirecek olan renkli bir dünya değil miydi bu sosyal medya? Kim bilir belki de bizler yanlış anladık onu. Hem de çok yanlış anladık. Sosyalleşme vadetti, biz ise gittikçe asosyal olduk. Farklı kimliklerin farklı fikirlerin aynı platformda buluşmasına vesile oldu, biz ise tanınma, ilgi görme, takdir edilme ve de fenomen olmanın derdine düştük.  Kabul edelim ki tüm bunlar hem bizim bilinçli birey, bilinçli aile ve bilinçli toplum olamayışımızdan hem de sosyal medyanın insanlara dayattığı “ beğenilme ve farklı görünme “ arzusundan kaynaklı gerçekleşti.

Bu beğenilme ve farklı görünme isteği öyle bir hal aldı ki artık kendi arkadaşımızı, eşimizi, dostumuzu tanıyamaz hale geldik. Fotoğraflarımızla birlikte hayatlarımızı da filtreledik. Hepimiz öyle mutluyuz, öyle güzel ve sorunsuz hayatlar yaşıyoruz ki insanın sosyal medyada gördüklerinin gerçek olduğuna inanası gelmiyor. Artık kendimize saklayacağımız bir şeyler yapmayı da bıraktık çünkü yaşadığımız mutlulukları, aldığımız hediyeleri, gösterişli kutlamalarımızı, yediğimiz yemekleri bile paylaşmamız gereken ve tüm bunları büyük bir merakla bekleyen yüzlerce takipçimiz var.  Evet şurası da çok enteresan ki yüzlerce arkadaşımız ve takipçimiz var ama yine de yalnız hissediyoruz. Onları takip ediyoruz ama çoğunu tanımıyoruz bile. Ama olsun! Yeter ki daha çok tıklanalım, daha çok beğeni alalım, daha çok farkedilelim…

İronik olansa çoğumuzun bunları yapmasına rağmen toplumun gidişatını yadırgamamız… Hepimiz o eski günlerden dem vuruyoruz. Geçmiş zamanları özlediğimizi söyleyip duruyoruz. Hiçbir şeyin eski tadının kalmadığını dile getiriyoruz sürekli. İçtiğimiz çayların, kahvelerin bile… Çünkü artık çayı, kahveyi içmeden önce de beş farklı açıdan fotoğraflayıp paylaştığımız için, muhabbetle içilen kahvelerden, çaylardan olmadığının farkında bile değiliz. Mesela eskiden sofralarda büyüklerin gelmesini beklerdik şimdi ise akıllı telefonların…

Hashtag yemek, hashtag soframız, hashtag nefis, hashtag çatal, bıçak, kaşık…

Yok artık!

Yani anlayacağınız sosyal medyanın kazandırdıkları yanında kaybettirdikleri öyle çok ki…

Kültür seviyemiz, psikolojik, sosyolojik ve ekonomik yapımız; gelenek, görenek ve ortak değerlerimiz, dini ve milli unsurlarımız, dilimizin içinde bulunduğu durum; ipin üstünde duran cambaz misali artık. Tabii bir de madalyonun öteki yüzü var. En korkunç ve en acı yüzü…

Yalnızca ‘ fenomen’ olmak için çekilen ve hiçbir amacı olmayan milyonlarca video ve fotoğraf… Bu popülerlik silsilesine kendini kaptırmış, düşünmeyi dahi unutmuş, bütün insani duyguları elinden alınmış gibi yaşayan robotsu bir genç nesil…

Daha çok izlenmek için anneannesinin başında yumurta kıranlar, dedesinin cenazesiyle fotoğraf çekinip paylaşanlar, alışveriş çantaları ile yerlerde sürünenler, ‘ ünlü’ olarak lanse edilip, yaşadığı kimlik karmaşasıyla toplumu ahlaksızlığa itenler ve onlara özenerek makyaj videosu çeken erkek çocukları, kadınsı kıyafetler içinde mutluymuş gibi görünen küçücük kız bedenleri, sigara, alkol içirilen bebekler! İnsan sağlığını hiçe sayarak sütte banyo yapanlar, elindeki etleri başının üzerinde çevirip tokatlayanlar!.. Ve daha neler neler…

Akıl almaz bu olaylara karşın dünya sanki ikiye ayrılmış gibi. Bir kısım tüm bunlara sebep olanlar, diğer bir kısım ise seyredenler, susup yalnızca seyredenler…

Üstelik o paylaşımlardan yeterince istifade edemediğini düşünerek intihar edenler, sicili bozulanlar, boşanan çiftler de işin cabası. Örneğin; geçtiğimiz yıllarda Hindistan’ da iki çocuk annesi bir kadın kocası TikTok kullanmasını yasakladığı için zehir içerek intihar etti. Yine benzer bir olayda Hindistan'da on beş yaşındaki bir kız TikTok uygulamasında çok fazla vakit geçirmesine kızan ailesine tepki olarak doğum gününde kendini asıp hayatına son verdi.  Bu tür manzaralar ülkemizde de mevcut tabii. Farklı görünmek adına gece yarısı TikTok videosu çeken on yedi yaşındaki Oğuzhan suda boğularak bu dünyadan göçüp gitti mesela… ‘İzlenen en ilginç videolar’ listesine girmek için tren istasyonunda vagonların üzerine çıkıp elektrik akımına kapılan ve boynundan aşağısı felç kalan lise öğrencisi de aynı şekilde… Ha unutmadan, bir de toplumun değil ama videoların baş tacı olan kadınlarımızdan bahsedelim. “ Ölmek istemiyorum!” diye haykırdığı halde yalnızca videosu çekilen, sokak ortasında darp edilen, dövülen, aşağılanan ama sadece telefonun ‘ Kaydı Başlat’ düğmesine basılarak seyredilen kadınlar…

Neyse artık olan oldu bir kere, bugün videosunu çekelim; çok beğeni alalım, binlerce kez tıklanalım da, yarın sosyal medya hesaplarımızdan süslü cümlelerle kadına şiddeti kınayıp onların yaşadıklarına dikkat çekeriz nasıl olsa!  Bu kadar uysal olmamız, umursamayışımız, tepkisiz oluşumuz gerçekten çok ürkütücü… Evet şimdi tekrar soralım.  Sosyal mi medya? Yoksa sosyal felaket mi? Umarım bir gün, sırf ünlü olmak, dünyaca tanınmak uğruna; Afrikalı küçük bir çocuğun ölmesini bekleyen Akbaba’dan onu kurtarmak yerine sadece fotoğrafını çeken Kevin Carter’ in pişmanlığını yaşamayız.  Umarım popülerliği insanlığına değişen o “ünlü” gazeteciyle aynı sonu paylaşmayız.

 

 

                                                                                                        

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
2 Yorum